Kadın kırımına karşı direniş ve İstanbul Sözleşmesi

Kadın kırımına karşı direniş ve İstanbul Sözleşmesi

Tüm bir toplumu nefessiz bırakma operasyonlarının ardı arkası gelmiyor. İçerde çok yönlü saldırı, dışarda işgal ve fetih olarak süren bu operasyonlarda kadınların payınaysa ya canlarını vermek ya çizilen sınırlara boyun eğmek ya da sonuna kadar mücadele düştü.

Bir türlü bastırılmayan kadın direniş dinamiğine karşı besledikleri düşmanlığı, “ben” deme cesareti gösterebilen tüm kadınlara doğru genişlettiler. Kadın kırımı, gerici-faşist düzenin çizdiği sınırları çiğneyen kadınların tümünü kapsayan resmi bir politikaya dönüştürüldü adeta.

İşçi ve emekçilere, kıdem tazminatı hakkının gaspedilmesi, onunla bağlantılı olarak emekliliğin, örgütlenme hakkının fiilen saldırıya açılması, esnek-güvencesiz çalışmanın temel çalışma biçimi haline getirilmesini dayatanlar; içerde dışarda savaş politikalarını en keskin biçimiyle uygulayarak önümüzdeki günlerde daha da derinleşecek olan büyük bir toplumsal krizi zorbalıkla yönetmeye çalışıyorlar.

Milyonlarca emekçiye vadettikleri tek şey tarihsel gericilik birikiminin sarhoş edici sembolleri oluyor. Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi ya da Diyanet Başkanı’nın minbere kılıçla çıkmayı adet edinmesi gibi…

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi tartışmak, bu kıyasıya mücadelenin önemli bir eşiğini ifade ediyor.

2011’de şimdi kaldırma direktifleri veren AKP tarafından imzalanıp, 2014’te yürürlüğe giren bu sözleşme şimdiye kadar zaten uygulanmadı, kağıt üstünde kaldı.
Şiddete uğrayan, tecavüze maruz bıraktırılan kadınlara, istismar edilen çocuklara, cinsel tercihleri ya da etnik farklılıkları nedeniyle ayrımcılıkla karşılaşan dahası saldırıların hedefi olan toplumsal kesimlere, engellilere, yaşlılara kısacası toplumsal ilişkiler içinde en korumasız, en dezavantajlı konumda olan tüm kesimlere nispi can güvenliği ve koruma sağlayan sözleşmenin uygulanabilir olmasının ciddi bir mücadele ve toplumsal değişimle mümkün olacağı ortada.

Bu böyleyken gerek karakolların gerek mahkemelerin tutumu bile bırakalım toplumsal gericiliği, bunun en başta devlet politikası haline gelmediğinin açık ifadesidir. Bu gerçeğe rağmen kimi pragmatik kaygılar ve kadın hareketinin dünya düzleminde ulaştığı gücün basıncıyla uluslararası bir mutabakat anlamına gelen sözleşmeye imza atıldı.

Fakat şimdi uygulanmayan, dahası uygulanması bizzat imzacı devletin/devletlerin kurum ve temsilcilerinin yaklaşımıyla engellenen bu sözleşmeden geri çekilme kampanyaları yürütülüyor.
Argümanlar belli… “Bu sözleşme aile birliğini bozuyor, erkekleri nafaka zulmüyle karşı karşıya bırakıyor dahası kadınlar sözleşmeden güç aldıkları için boşanmaya ya da başka şeylere yöneliyor ve bu onların öldürülmesinin esas nedeni oluyor” diyorlar. Kadının kendi hayatı üzerinde söz söylemesi, bir iradesi olduğunu hissettirmesi ölüm nedenidir demenin bu dolambaçlı ifadesinin sonuçlarınıysa izleyip görüyoruz. Kadınların aileleri hedeflendi, tasarlanmış cinayetler en vahşi biçimlerle icra edildi.

Zaten uygulanmayan, uygulanmadığı için tasarlanmış-vahşi biçimler kazanan kadın cinayetlerinin ardından katillerin yargılanması süreci bile büyük mücadeleler gerektiren bu koşullarda İstanbul Sözleşmesi’ne; “LGBTİ+’liği özendirmesi”, “aile birliğini bozması” ya da “cinayetleri kışkırtması” noktalarından karşı çıkanların esas dertlerinin ne olduğuysa açık. Çünkü bu sözleşme esas olarak kadına yönelik şiddetin kadın erkek eşitsizliği ve kadınlara dönük ayrımcılığın bir sonucu olduğu felsefesine dayanıyor.

Kadının erkekle eşitlenmesine tahammül edemeyen, kadına sadece erkeğin malı, onun buyruklarına uymak zorunda olan bir köle gözüyle bakan çevrelerin düşmanca yaklaşımının dayandığı esas nokta bu felsefedir. Kadına dönük şiddet tanımını, görünür fiziksel şiddetin ötesine taşıyıp, ekonomik-cinsel-psikolojik şiddet düzlemine çıkarmasıdır. Bu şiddet biçimlerine karşı “önleme, koruma, kovuşturma ve destek politikalarından” oluşan dört temel yaklaşımla mücadelenin kapsamını genişletmesidir.

Öncesi bir yana sadece son aylarda/günlerde yaşanan kadın cinayetleri bile bu ülkede kadın düşmanlığının siyasi bir karakter kazandığını, kadına dönük cinayetlerin-şiddetin-cinsel saldırıların bu siyasi yaklaşımla aslında meşru görüldüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Pınar Gültekin, Nadira Kadirova, Zeynep Şenpınar, Fatma Altınmakas… Her birinin hikayesi ve yaşandıkları andan sonraki açıklamalar, sosyal medyadan yapılan gerici paylaşımlar toplumsal krizin derinliğini olduğu kadar yaşanan dönüşüm ve farklılaşmanın bu kriz ögelerinin en gerici duvarına çarparak nasıl bir karakter kazandığını da fotoğraflıyor. Kadınları eve-nikaha-kocasına zimmetleyen, iradelerini yok sayan, gösterdikleri anda düşmanlaştıran bu yaklaşımın sadece belirli bir toplumsal gericiliği değil aynı zamanda gerici-faşist burjuva devletin genetik kodlarını da oluşturduğunu, polisinden-mahkemesine kadar devlet zinciri içindeki tüm kademelere sirayet ettiğini sayısız örnekle biliyoruz.
İstanbul Sözleşmesi’nin bağlayıcı maddelerine göre bu böyleyken o kalktığında tablonun ne olacağını kestirmekse güç değil.

Kadın kırımının Kürt illerindeki yansıması

2013 yılında Siirt’in Pervari ilçesindeki yatılı bölge okulunda okuyan 12-16 yaş arasındaki yedi kız çocuğunun önce okul müdür yardımcısı ve ardından aralarında polislerin-uzman çavuşların da olduğu onlarca kişi tarafından sistemli bir biçimde tecavüze uğradıkları açığa çıkmıştı. Dönemin valisi bu alçaklıkla ilgili çıkıp “dağa çıkacaklarına, taş atacaklarına fuhuş yapsınlar” diyebilmişti. O valinin asla unutamayacağımız bu sözleri Kürdistan’da bizzat devlet eliyle örgütlenen yozlaştırma operasyonlarının resmi itirafıydı.

Bu çarpıcı itirafın Kürt illerindeki yansıması giderek belirginleşiyor. Sivil polislerin lise önlerinde uyuşturucu sattıkları, kız çocuklarına tecavüz edildikten sonra ailelerine söylemekle tehdit edilerek bunun sistematikleştirildiği, tarikatların-cemaatlerin çocukları kendi aralarında bölüştürdükleri bu kentlerde sözkonusu politikanın daha sistematik ve saldırgan bir nitelik kazandığıysa son yaşananlarla anlaşılıyor.

Birkaç ay önce Dersim’de üç uzman çavuşun tecavüzüne uğradığı söylenen genç bir kadının yaşadıkları örtbas edilmişti. Yine Dersim/Pertek’te 15 çocuğun bir esnafın tecavüzüne uğradığı açığa çıkmış, tecavüzcü bütün delileriyle tutuklanmak zorunda kalınmış, ama dosyaya gizlilik kararı konulmuştu. Dersim’in diğer ilçelerinde de benzer olaylar yaşanmıştı.
Yakın zamanda yaşanan bu olaylara son olarak Şırnak’taki bir sitede 13 yaşındaki kız çocuğuna istismar girişiminde bulunan uzman çavuşun kendisini sarhoşlukla savunup, tepki gösterenleri resmi kodlarla hedefe çakmaya çalışması eklenmişti. Valilik “sarhoşluk ve uygunsuz davranışlar” diyerek istismarı ağzına almamış, tepki gösteren halka biber gazıyla saldırılmıştı. Tepkiler olmasa istismarcı tutuklanmayacaktı!

Bu kirli siyasetin son yansımasıysa Batman Beşiri’de yaşandı. Uzman çavuş Musa Uğur’un tecavüzüne uğradığı için intihara teşebbüs eden 18 yaşındaki İ.E., tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Kurt işaretleriyle fotoğraf pozu veren, İ.E.’ye tecavüz ettikten sonra tehditlerine “bana kimse bir şey yapamaz” diyerek nereden cesaret aldığını da ortaya koyan Musa Uğur ise halen dışarda!

Kısacası kadın düşmanlığının resmi politika haline geldiği Türkiye’de bu gerçek, Kürdistan ve Kürt kadınları açısından daha pervasız, daha bilinçli bir politika olarak işlemeye devam ediyor.
5 Ocak’tan bu yana haber alınamayan Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’yla ilgili soruşturma da bunun tipik ifadesidir.

Ceza yasaları gereği en azından gerçek temel çizgileriyle açığa çıkana kadar tutuklanmaları gereken bu adamlar, ortada duran onca delile rağmen ellerini kollarını sallayarak dolaşabiliyor.
Kürt halkına dönük kapsamlı saldırganlığın kadınlar ve çocuklar üzerinden yürüyen bu pervasız biçiminin devam ettirileceği ilan edilircesine…

Devlet onları değil kadın ve çocuk haklarını savunan, yozlaştırma operasyonlarına, kadın cinayetlerine, şiddete karşı toplumsal duyarlılık oluşturmak için çalışmalar yürüten kadın örgütlenmelerine dönük sistematik saldırganlığıyla da bunu ilan ediyor!

Direnişi susturamayacaklar!

Sadece Türkiye ve Kürdistan’da değil dünyanın hemen her yerindeki gerici-ırkçı-yobaz-faşist kesimleri kolektif tutum almaya yönelten bu bütünlüktür.
Kadınların toplumsal değişim ve altüst oluşlar içinde yaşadıkları dönüşüm ve farklılaşmayla kazandıkları nispi özgürlüğün sistemin temellerini oluşturan aileyi, alışılmış tüm gerici değerler sistemini ve dolayısıyla sistemin kendisini tehdit edeceğini düşünüyorlar. Kadına eşit insan muamelesi yapılmasının tüm bu değerler sisteminin altüst olması anlamına geleceğini düşünüyorlar.

Çünkü kabul etmeseler de kadının tüm toplumsal ilişkiler içinde nasıl bir dönüştürücü güce sahip olduğunu biliyorlar. Bu gücün sistemin karşısında konumlanmasının onun temellerinden sarsılması anlamına geleceğini hissediyorlar.

Kadının bu gücünün sistem dışına çıkmasından ölesiye korkuyorlar, korkularının ecele faydasının olmadığınıysa bizzat bu kadın düşmanlığının tabanındaki kadınların duruşuyla görüyoruz. Ne yaparlarsa yapsınlar yaşanan toplumsal gelişmelerin, kadın kitlelerindeki özgürleşme arayışının ve bu arayışın gerici-faşist kalelerde yaratacağı gedikleri engelleyemeyecekler.