Dış ve iç savaşlar

Dış ve iç savaşlar

Savaşlar karşısında izlenecek politika işçi sınıfının ve ezilen halkların devrimci politik güçleri arasında daima bir tartışma, çoğu kez de ayrışma konusu olmuştur.
Türkiye ve Kürdistan’da bir iç savaşın bütün şiddetiyle sürdüğü; öte yandan, Türkiye tekelci sermayesi ve faşist devletin dört bir tarafta bir dış savaş kışkırtıcılığı yaptığı, toprak işgali ve ilhakı peşinde koştuğu günümüzde bu temel sorun bir kez daha gündeme gelip oturmuştur.

Amaçları bütün insanlığın kardeşçe, sınıfsız, sömürüsüz ve sınırsız bir dünyada yaşaması olan komünistler, devrimciler her türlü savaşa karşı mı gelmeliler? Komünistlerin, devrimcilerin tarafı olacakları savaşlar yok mu?

Sosyal pasifistlere kalırsa, istisnasız bütün savaşlara karşı çıkılmalı ve “barış”tan yana olunmalıdır. Bu bakış açısı, gerçek bir barışı hiç bir zaman sağlayamayacağı gibi insanlığın baskı, sömürü, savaş gibi akla gelebilecek her türlü kötülüğün kaynağı olan kapitalizmden kurtuluşun önünde de engeldir.

Hayır, gerçek yaşamda tüm savaşlar tek tür değildir. Haksız, yağmacı, toprak işgali ve ilhakını amaçlayan, emekçileri soyup soğana çevirmeyi, köleleştirmeyi, baskı ve boyunduruk altına almayı amaçlayan savaşlar olduğu gibi, tüm bu kötülüklerin kaynağını ortadan kaldırmayı, özgürlük ve tam kurtuluşu gerçekleştirmeyi amaçlayan devrimci savaşlar da var.
Komünistler, devrimciler insanlığın saydığımız tüm kötülüklerden kurtulması ve gerçek bir kurtuluşa ulaşmaları hedefinden vazgeçmedikçe devrimci savaşlara karşı çıkmazlar, bu savaşlardan yana olurlar, örgütlerler ve bizzat içinde yer alırlar.

Bu durumda biz hangi savaşların haksız, hangi savaşların haklı ve devrimci olduğuna nasıl karar vereceğiz?
“Savaş politikanın zor/şiddet araçlarıyla devamıdır” Bu ünlü söz, savaş üzerine bugüne kadar ki en büyük otorite olarak kabul edilen Clausewitz’e ait. Komünist ve devrimcilerin savaşın karakterini, özelliğini kavramada hareket edecekleri teorik temel işte bu bakış açısıdır.

Bu bakış açısı bizi, her savaşın ayrı ayrı tarihsel bir incelenmesi gereğine götürür. Bizi, tüm savaşlarda sadece dehşet, zulüm, sefalet, kan, şiddet, ölüm, acı vb vb gören sosyal pasifistlerden ve anarşistlerden ayıracak bakış açısı budur.

Biz, her şeyden önce birincisi, dış savaşlar ile yani devletler arası ortaya çıkan savaşlar ile bir ülke içindeki sınıf savaşımları arasındaki derin bağları kabul ederiz.
İkincisi, üretim araçlarının özel mülkiyeti temelindeki sermaye sınıfının egemenliği ve sınıflar ortadan kaldırılmadan; sosyalizm kurulmadan savaşlara son verilmesinin olanaksızlığını kabul ederiz.

Üçüncüsü, iç savaşların, uzlaşmaz karşıtlığa dayalı sınıflı toplumlardaki sınıf mücadelesinin bir devamı ve kaçınılmaz sonucu olarak, ezilen, sömürülen sınıfların ezen ve sömüren sınıflara karşı iç savaşının haklılığını, ilerici niteliğini ve gerekliliğini kabul ederiz.

Çünkü, bütün haksız savaşların ve bir ülke içindeki sınıf savaşımlarının temeli, günümüzde, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı sermaye sınıfının sömürü düzeni ve bu sınıfın egemenliğidir.

Bir savaşın, örneğin iki devlet ya da devletler grubu arasındaki savaşın niteliğini, bu devletlerden hangisinin önce saldırdığına, hangisinin savunmada olduğunu vb bakarak tahlil etmek ve buradan, doğru, bilimsel sonuçlara ulaşmak mümkün değil. Bir savaşın niteliğini bu yönlere bakarak çözümleyemeyiz.

Bir savaşın gerçek sınıf niteliğini, tüm savaşan ülkelerdeki egemen sınıfların nesnel durumlarının tahliliyle anlayabiliriz. Sorunun temeli, emperyalizmin ekonomik özünün kavranmasıdır. Emperyalizmin ekonomik özü kavranmadıkça modern savaşı ve modern siyaseti yani emperyalist yağma savaşlarını ve bu savaşların hazırlığı olarak emperyalist devletlerin siyasetini kavramak mümkün değil.

Emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır. Emperyalizm, dünyanın bir avuç büyük emperyalist devlet arasında bölüşülmesinin tamamlandığı aşamadır. Kapitalizmde gelişme eşitsiz biçimde gerçekleşir. Bugün geri olan bir kapitalist ülke gelecekte diğer kapitalist devletleri geride bırakan bir gelişme gösterebilir.

Bu durumda, geriden gelip öne geçen emperyalist ülke, dünya pazarlarının yeniden paylaşımını gündeme getirir. Paylaşım ise ülkelerin gücüne göre yapılır. Peki, bir devletin gücü neyle ölçülür? Emperyalist devletler arasında gücü ölçmenin tek yolu savaştır.

İşte bu yüzden kapitalist üretim biçimi dünya yüzeyinde egemen üretim biçimi olarak kaldıkça, yani, daha genel bir ifadeyle, “üretim araçlarında özel mülkiyet düzeni var olduğu sürece, bu ekonomik temel üzerinde, emperyalist savaşlar, mutlak biçimde kaçınılmaz olacaktır.” Bu emperyalist yağma savaşıdır. Dünya halklarının hangi bölümünü, dünya pazarlarının yüzde kaçının hangi emperyalistin denetimine bırakılacağı vb işte bu savaşların sonucuna göre kararlaştırılır.

I.Dünya emperyalist savaşı bunun tipik örneğidir. II. Dünya emperyalist savaşı, esas olarak, sosyalizmi ortadan kaldırmak amacıyla Sovyetler Birliği’ni hedefleyen bir savaş olmakla I.sinden ayrılır. Yine de, bu savaşta emperyalistler arasında dünya pazarlarının yeniden bölüşülmesi güçlü bir neden olarak karşımıza çıktı.

I.Dünya emperyalist paylaşım savaşından harap biçimde çıkan Alman emperyalizmi, kısa zamanda güçlenerek diğer emperyalist devletlerin gücüne erişti ve sosyalizmi yeryüzünden silme hedefiyle Sovyetler Birliği’ne yönelirken aynı zamanda dünya pazarlarının yeniden paylaşılmasını gündeme getirmişti.

Burada parantez içinde belirtmek gerekir ki, Alman emperyalizmi, sosyalizmi ve Sovyetler Birliğini asıl hedef olarak belirlediği için, sürecin başında, diğer emperyalistlerin dolaylı ve hatta doğrudan desteğini de almıştır. Ancak bu ayrıca ele alınması gereken bir konudur.
Devam edelim.

Burada soru ve sorun şudur: Her ülkenin proletaryası savaşa karşı nasıl bir politika, nasıl bir yol izlemelidir?

Her ülkenin proletaryası, böyle bir yağma savaşında önce kimin saldırdığına bakarak ya da anavatan savunması adı altında “kendi” burjuvazisinin yanında yer alamaz. Aksine savaşın ortaya çıkaracağı devrimci koşullardan “kendi” burjuvazisini yıkacak bir toplumsal devrim için yararlanmaya çalışır. Savaşa giren her ülkenin proletaryasının devrimci enternasyonalist görevi budur.

İçinden geçmekte olduğumuz süreçte Türkiye için bu, çok somut bir durumdur. Suriye’den Libya’ya, Irak’tan Rojava’ya kadar çok geniş bir coğrafyada savaş, toprak işgali ve ilhakı peşinde koşan Türkiye, ne “anti-emperyalizm”, ne “hak-hukuk” gerekçesiyle desteklenemez.

Savaş, ekonomik ve politik krizi derinleştirir. Emekçi sınıfların yoksulluğunu, açlığını, artırır, yaşam koşullarını çekilmez hale getirir. Savaş, emekçi sınıflar için hayat pahalılığının da ötesinde ölüm, kan ve gözyaşı demektir. Savaş emekçi sınıflara yıkımdan başka bir şey getirmez.

İşte bu koşullarda, işçi sınıfı, emekçi sınıflar, devrimci güçler burjuva egemenliği bir toplumsal devrimle yıkarak politik iktidarın fethi hedefiyle hareket etmeliler. Herhangi bir bahaneyle “kendi” burjuva iktidarını desteklemek, onun yanında yer almak, emekçi sınıfların kurtuluş davasına ihanet etmek; sosyal şovenizm batağına saplanmak anlamına gelecektir.
Öte yandan, salt savaş karşıtlığı noktasında durmak, “savaşa hayır” hedefiyle yetinmek de kişiyi sosyal şovenizme düşmekten kurtarmaz. Bu, kitlelerin savaşa karşı istemlerine kayıtsız kalmamız gerektiği anlamına mı gelir? Elbette değil. Savaş, kitlelerde barış yönünde güçlü bir istenç uyandırır.

Barıştan yana duygular çoğu zaman bir kitle hareketine yol açar, hükümeti protestonun başlangıcını, savaşın gerici niteliğine karşı kitlelerin kızgınlığını, öfkesini ifade eder. Emekçi sınıfların ve ezilen halkların savaşın gerici niteliğinin bilincine vardıklarının işareti olur. Kitlelerin bu hareket ve bilinç değişiminden yararlanmak devrimcilerin, komünistlerin görevidir. Bu amaçla her harekete, her kitle eylemine katılmak her devrimcinin görevidir.

Fakat bununla birlikte, bir komünist, bir devrimci, sermaye egemenliği yıkılmadan toprak ilhaklarına, işgallere, savaşlara son vermenin mümkün olmadığını da söylemeyi bir an için ihmal etmeyecek, sermaye egemenliği altında kalıcı, demokratik ve tam bir barışın mümkün olduğunu söyleyerek emekçi sınıfları ve ezilen halkları aldatmaya kalkışmayacaktır. Sermaye egemenliğinin yıkılmasından ve sosyalizmin zorunluluğundan söz etmeden barıştan söz edenler, işte tam da bu aldatma işini yapıyorlar. Lenini’in sözleriyle söyleyecek olursak:
“Sürekli ve demokratik barış isteyen herkes, hükümetler ile burjuvaziye karşı, bir iç savaştan yana olmak zorundadır.”

Bir dış savaş durumunda “kendi” hükümetinden yana olmamak, doğacak koşullardan bir toplumsal devrim için yararlanmaya çalışmak, konu üzerinde fazla düşünmemiş birinin sanacağı gibi, karşı devletin desteklenmesi gerektiği anlamına gelmez. Devrimci güçler, komünistler, haksız yağma savaşlarında hiç bir burjuva hükümetin tarafında yer almazlar. Her ülkenin komünistlerinin, devrimcilerinin görevi, kendi ülkelerinin emekçi sınıflarını ve ezilen halklarını “kendi” burjuva sınıf  egemenliğini yıkma hedefine yönlendirmektir.

Böyle bir görevin yerine getirilmesine başlamak ne demek? Ya da şöyle soralım: Bir dış savaş sırasında emekçi sınıfları mevcut burjuva hükümetin yıkılmasına seferber etmeye çalışmak ne anlama gelir? Bu sorunun yanıtı kendiliğinden anlaşılır. Böyle bir politika sınıf savaşını iç savaş düzeyine yükseltmekten başka anlama gelmez.
Buradan iç savaş meselesine gelmiş bulunuyoruz.

İç savaş nedir? Lenin’in sözleriyle söyleyecek olursak, “.. iç savaş da, öteki savaşlar gibi bir savaştır. Sınıf savaşımını kabul eden herkes, iç savaşı da kabul etmek zorundadır. Her sınıflı toplumda iç savaş, doğal ve bazı koşullarda sınıf savaşımının kaçınılmaz devamı, gelişmesi ve şiddetlenmesidir. Bu, her büyük devrimle doğrulanmıştır. İç savaşı kabul etmemek ya da görmezlikten gelmek, büyük bir oportünizme düşmek ve sosyalist devrimi yadsımak olur.”

Çok açık bir tanım yapıyor bize Lenin. Her sınıflı toplumda sınıf savaşımının doğal ve bazı koşullarda kaçınılmaz devamı. Sınıf savaşımının gelişmesi ve şiddetlenmesidir iç savaş. Buradan bir dış savaşla iç savaş arasındaki bağları daha net, daha açık biçimde görmek mümkün. Dış savaş, kitlelerin yaşamında yaratığı yıkımla sınıf savaşımını güçlendirir, şiddetlendirir ve iç savaş düzeyine çıkarır. Böylece iç savaşın sınıf savaşımının nasıl “doğal ve bazı durumlarda kaçınılmaz devamı” olduğu görülür

Ancak bu söylenenler, iç savaş için mutlaka bir dış savaşın varlığı gerekir gibi bir sonuca yol açmamalı. Dış savaşlar söz konusu değilken de iç savaşlar ortaya çıkar. Bizim sözünü ettiğimiz şey dış savaşla iç savaş arasında güçlü bağların olduğudur. Yoksa birincisi olmaz ise ikincisinin de olmayacağı anlamına gelmez.

Aksine, iç savaşın “sınıf savaşımının doğal ve bazı durumlarda kaçınılmaz devamı” olduğu düşüncesi, her sınıflı toplumda sınıf savaşımının gelişme diyalektiği içinde bu aşamaya, eninde sonunda geleceğini ifade eder.

Bir başka yerde, “iç savaş birbiri ardı sıra gelen, birbiri üzerine yığılmış, artmış, kızışmış, iktisadi ve siyasi çatışmalardan sonra iki sınıf arasında silahlı çatışma haline dönüşen sınıf savaşımının en keskin biçimidir” der Lenin.

Ne var ki, bu tanımı en kaba biçimiyle yorumlayanlar, sınıf savaşının bir iç savaş düzeyine geldiğini tespit etmek için iki sınıf arasında silahlı sokak çatışmalarının ortaya çıkmasını beklerler. Bu, iç savaşın olabilecek en kaba tanımıdır ve çoğu sosyal reformist çevre iç savaş tanımından kaçınmak için bu kaba yoruma sarılırlar. Oysa, Fransa İç Savaşından biliyoruz ki, Marx, burjuvazinin Ulusal Muhafızları silahsızlandırmasını bile bir iç savaş ilanı olarak kabul eder ve proletaryayı bu olguyu görmediği için eleştirir.

Marx’a göre, “Vinoy’yi bir polis memurları sürüsü ve birkaç ordu alayının başında, Ulusal Muhafızın toplarını baskınla ele geçirmek üzere, Montmartre’a karşı bir gece seferine göndererek, iç savaşı Thiers başlattı.” İki sınıf arasından, proletarya ile burjuvazi arasında henüz barikat savaşları, sokak savaşları ya da silahlı savaşım tam anlamıyla başlamamışken, sadece Ulusal Muhafızların silahsızlandırılması girişimi bile Marx’a göre bir iç savaş ilanıdır.

Bu nedenle, iç savaşı diyalektik bir yaklaşımla, kendi başlangıç, değişim ve gelişim süreci içinde ele almak lazım. Bunu yapamazsak, iç savaşı en yoğun ve en şiddetli düzeyi ile ele alırsak önceki gelişme aşamalarını kavrayamayız. Bu nokta önemli zira böylesi mekanik yaklaşıma sahip olanlar burunlarının dibinde sürüp giden iç savaşı göremezler.

İç savaş, her savaş gibi bir savaştır demiştik. Bununla birlikte iç savaşı dış savaştan ayıran önemli özellikler de var. İç savaş, alabildiğine karmaşıklığı, savaşçıların bir cepheden ötekine geçmelerindeki kolaylık, saflar/cepheler arasında kesin bir sınır çekme olanağının zorluğu ya da bulunmayışı, savaşçıların belirsizliği ve bilinmezliği gibi; dış savaşta sözkonusu olmayacak özelliklerle ayrılır.

İç savaşın, dış savaşlardan bir diğer önemli farklı özelliği, dış savaşlar gibi bir “savaş ilanı” ile başlamamasıdır. Sınıf savaşımının bir devamı olarak ortaya çıkan iç savaşın başlangıç sınırlarının ya da tarihinin belirsizliği ancak sınıf savaşının diyalektik bir bakışla ve dikkatli bir incelenmesiyle ortadan kaldırılabilir. Bu olmadan kişi, burunun dibinde başlayan iç savaşın farkına bile varmaz. Tıpkı Türkiye ve Kürdistan’da uzun süre önce başlayan iç savaşın, bazılarınca, ancak yıllar sonra ve en gelişmiş aşamasında farketmeleri gibi.

İç savaşı, büyük bir çoğunlukla, burjuvazi başlatır, ama ilan ederek değil, bir olayla, bir yöntemden bir başka yönteme geçişi başlatacak bir hamleyle yapar bunu. Sınıf savaşımının gelişimi belli bir aşamada burjuvaziyi böyle bir girişime zorlar, mecbur bırakır.

“Burjuvazi, bir yöntemden ötekine, bazı kişilerin kötü niyetli hesapları sonucu değil, bir rastlantı sonucu da değil, ama kendi öz durumunun temel çelişkisi yüzünden geçer” (Lenin)
Burjuvazinin kendi öz durumunun temel çelişkisinden ne anlaşılmalı? Engels, bu temel çelişkiyi şöyle açıklıyor:
“O (burjuvazi-bn.) kendi öz davranışlarının bu sonucunu hiç bir zaman istemedi; tersine, bu sonuç, onun istencine, onun niyetine karşı kendini karşı konulmaz bir güç ile zorla kabul ettirdi; kendi öz üretken güçleri onun yönetimine boyun eğmeyecek denli güçlü bir duruma gelmişlerdir ve doğal bir zorunluluk etkisi altındaymış gibi, bütün burjuva toplumu ya yıkıma ya da devrime doğru götürürler.” (Engels, Anti-Dühring)

Bu yüzden, örneğin, Türkiye’de dinci faşist iktidara “barış” çağrıları yapmak, emekçi sınıfları ve ezilen halkları aldatmaktan başka işe yaramayan sonuçsuz çağrılardır. Burjuvazinin taktiğindeki dalgalanmalar, bir yöntemden ötekine geçiş, sözde ödünler sisteminden zor yöntemlerine geçiş ya da tersi, burjuva egemenliğin varlık koşulları, öz durumu tarafından belirlenir.
Sınıf savaşımının gelişimi, belli bir aşamadan itibaren burjuvaziyi, “sonucunu hiç istemediği” davranışlara, yöntemlere iter. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de de iç savaşın fitilini, işaret fişeğini daima burjuva sınıfın yaktığını görürüz. Örneğin, 1960’lı yılların sonlarında, sınıf savaşımının ve bunun bir parçası olarak gençlik hareketinin, öğrenci gençlik eylemlerinin gelişimi karşısında burjuvazi ve devlet, Vedat Demircioğlu ve Taylan Özgür’ü katlederek; arkasından “Kanlı Pazar” olayında katliam yaparak “bir yöntemden bir başka yönteme” geçişin işaretlerini vermiştir. Sonrası biliniyor..

Bu açıdan baktığımızda tekelci sermaye sınıfının ve emperyalist güçlerin Türkiye’de tüm yetkileri neden tek bir merkezde topladığını, neden zor/şiddet yöntemlerine her gün artan oranda başvurduklarını daha net görürüz. Tekelci sermaye sınıf iç savaşı kazanmak istiyor. Ya da şöyle diyelim, tekelci sermaye sınıfı iç savaşı kaybetmenin toplumsal devrimin zaferi; kendisinin ise sonu anlamına geldiğini görüyor, biliyor ve bu yüzden iç savaşı kazanmak için ekonomik askeri, siyasi tüm güç ve olanaklarını seferber etmiş bulunuyor.

Bir dış savaşta burjuvazi kendisi için en kötü durum olarak, kötü bir anlaşmayla sonuçlanmış yenilgisini görür. Bu yenilgide yitirdiklerini telafi etmek ve durumunu düzeltmek için emekçi sınıfların ve ezilen halkların boyunlarına biraz da bastırmak, midelerine biraz daha el atmaktan ve bunun için yitireceği zamandan başka bir sorun görmez. Bu anlamda düştüğü durumun geçici niteliğini görür ve geleceğe ilişkin umutlarını korur.

İç savaşta ise bunların tam tersini görür. İç savaştaki bir yenilgide geleceğe ilişkin tüm umutlarının tükenişini, kendi sonunu, ekonomik koşullarının yok oluşunu görür. Bu yüzden burjuvazi, iç savaş karşısından dehşete düşmüş gibi bir korkuya kapılır ve bu korkuyla saldırır. Çünkü sınıf savaşımının iç savaş aşaması bir toplumsal devrimden hemen önceki basamaktır.
Bu nedenle, HBDH’nin “Şimdi Devrim Zamanı” sloganı salt bir ajitasyon sloganı değil, koşulları son derece doğru çözümlemiş bilimsel bir bakışın ifadesidir aynı zamanda.