Çökmeye doğru giden ABD hegemonyası

Çökmeye doğru giden ABD hegemonyası

ABD hegemonyasının çöktüğü, artık genel kabul gören bir olgudur. Ama mesele artık herkesin gördüğünü görmek değil, bunun ne anlama geldiğini kavramak ve bu çöküşün nereye doğru olduğunu, ne gibi olanaklar, sonuçlar yaratabileceğini öngörmektir.

Bundan 20-30 yıl öncesine kadar önemli önemsiz her konuda son sözü söyleyen, sözünün üstüne söz söylenmeyen, borazanı çaldığında tüm emperyalist-kapitalist dünyayı ip gibi arkasında hizaya geçiren Beyaz Saray’daki adam, bugün artık hem ABD halklarının hem de tüm dünya halklarının alaya aldığı bir adamdır. Farklılık bugünkü başkanın kişiliğinden kaynaklanmıyor. Zamanın Busch’ları, Reagan’ları vb de bugünkünden daha sağlam karakterli değillerdi.

En son, kendi halkının ayaklanmaları karşısında korkudan sığınağa inmek zorunda kalmış Beyaz Saray yönetimi, artık ne eskisi gibi dünyaya hükmedebilir, ne de diğer devletler onun söylediklerini emir telakki ederler.

Elbette bu son noktaya bir anda gelinmedi. Zaten tarihe baktığımızda da görüyoruz ki, emperyalist-kapitalist dünyanın liderliği konusunda daha önce yaşanan kapışmalar ve hegamonya devirleri de öyle bir anda, bir olayla gerçekleşmemiş, bir kaç on yılı kapsayacak olaylar silsilesiyle sancılı olmuştur.

Amerika kıtasının yağma ve talanını ilk başlatan İspanya olmuştu. Amerikadan yağmalanıp İspanya’ya akıtılan altın, o süreçte İngiltere’de yeni yeni gelişmeye başlayan manifaktür üretime dayanan ticaret sayesinde İngiltere’ye doğru kaçıyordu. Ticari dengesizlik, bir süre sonra zor yoluyla hesaplaşmayı dayattı. Ve en sonunda İngilizler, adayı yağmalamaya gelmiş İspanyol donanmasını bir savunma savaşında perişan ettiler. Yanıp dibi boylayan gemilerle birlikte, dünyanın yağmalanması ve diğer yağmacılar üzerinde hegamonya kurulması mücadelesinde İspanyollardan doğan boşluğu Hollanda ve Fransa doldurmak istedi. Zamanın en büyük ve gelişmiş gemilerine sahip Hollanda başlangıçta Latin Amerika, Afrika ve uzak Asya’da önemli sömürgeler elde etti. Ama karşı kıyıdaki İngilizlerle kapışması aralıklarla uzun yıllara yayıldı. İlk üç deniz savaşından sağlam çıkmasına rağmen 4.savaştan sonra artık İskoçyayı da kendine katmış Büyük Britanya hegemonyasına boyun eğdi.

Fransızlar daha uzun süre başa güreştiler. Sadece dünyanın pek çok denizaşırı ülkesini değil neredeyse boydan boya tüm kıta Avrupasını çizmeleri altında çiğneyen Napolyon’un Waterloo’da uğradığı hezimet herkesin malumu. Artık kapitalist – emperyalist dünyanın hegemonyası, kesin bir biçimde, “üzerinde güneş batmayan krallık”a geçmişti.

İngiliz hegemonyası yüz yıldan fazla sürdü. Sonradan gelişip güçlenen ve farklı prenslikleri de Prusya önderliğinde birleştirerek atılım yapan Alman sermayesi için dünyada pek bir bakir alan kalmamıştı. Oysa merkezileşip kabına sığmayan sermayeye yağmalanacak ham madde kaynakları ve pazar gerekiyordu. Önce güçten düşmüş komşuları olan Fransızlara çullandılar, yağmaladılar ve bir kısım toprağına (Alsas-Loren) el koydular. Sonra sıra asıl efendiye geldi. İki kez İngilizlere dünyanın yeniden paylaşımını dayattılar. Dünya çapında kozların paylaşıldığı her iki savaşın da sonuçları biliniyor.

Bu iki dünya savaşının en önemli sonucu, ilk savaşın sonunda Sovyetler Birliği’nin ve ikinci savaşın sonunda doğu Avrupa ülkelerinin, ardından Çin ve Kore’nin dünya emperyalist-kapitalist zincirinden koparak sosyalizm yoluna girmesi oldu. Ekim Devrimi ile birlikte, kapitalist – emperyalist sistemin dünya egemenliği ortadan kalkmış, kapitalizmden komünizme geçiş çağı fiili olarak başlamış oldu. Bu tarihten itibaren tarihsel gelişme iniş çıkışlarda da devam etse, dünya artık geri dönülmez biçimde iki esas kampa bölünmüştür. Dünya çapında esas mücadele eski dünya ile yeni dünyanın, kapitalizm güçleriyle sosyalizm güçlerinin mücadelesi olarak sürmektedir.

Bu iki dünya savaşının bir başka önemli sonucu, emperyalist dünyanın liderliğini o zamana kadar taşıyan Birleşik Krallık’ın, her iki savaştan galip çıkmasına rağmen, artık bu liderliği taşıyabilecek güçten düşmesi ve liderdiği ABD’ye kaptırması oldu. Normandiya çıkartmasıyla kıta Avrupasını tümden sosyalizme kaptırmaktan kurtaran ABD, sonrasında kapitalist Avrupa’nın yeniden toparlanmasının da mimarı oldu. Truman doktrini, Marshall yardımlarının ardından “hür dünya” dedikleri emperyalist-kapitalist dünyanın liderliğini ilan etti. Doların dünya ticaret ve rezerv parası olması, IMF, Dünya Bankası, DTÖ, NATO vb örgütlenmelerle kendi hegemonyasındaki “hür dünya”nın finansal, ticari, askeri, diplomatik organizasyonunu adım adım gerçekleştirdi.

Bugün aynı ABD, çok değil bundan 70 yıl önce bizzat kendi egemenliğini tesis etmek için organize ettiği bu emperyalist örgütlenmeleri, dinamitliyor, üyelikten çıkıyor, kendi eliyle imzaladığı ve başkalarına imzalattığı anlaşmalardan tek taraflı çekiliyor, işgal ettiği, askeri üs kurduğu Afganistan, Irak, Libya, Suriye gibi ülkelerden asker çekiyor ya da bunun hazırlıklarını yapıyor. Kapitalist-emperyalist dünyaya liderlik yükünü artık taşıyamıyor, gereklerini yerine getiremiyor. Üstelik, tahtını zorlayan, onun yerine aday, hegamonyayı devralacak başka bir emperyalist güç de yok ortada. Ne dünya parası olarak dolarla, ne ABD ordusuyla, ne ABD finans kapitaliyle rekabet edebilecek, onun yanına yaklaşan, onu tahtından yuvarlayabilecek rakip bir güç var dünyada.

Ama buna rağmen ABD hegemonyası çöküyor, bu hegemonyanın kurumları dağılıyor ve ABD askerlerine evin yolu görünüyorsa, bu sefer olan şey, daha öncekiler gibi bir hegamonya devri değil, genel olarak emperyalist – kapitalist sistemin çöküşüyle ilgilidir. Rakip devletler kendini zorladığı için değil ama kapitalist sistem artık yolun sonuna gelip dayandığı için, ABD bu çöküşün yükünü artık daha fazla taşıyamıyor.

Sistemin genel çöküşü, her bir emperyalist devleti daha saldırganlaştırıyor. Görülmemiş yaygınlıkta ve vahşette savaşlar, çevresel felaketler, pandemi salgınlar, tarihin en büyük göç hareketleri ve en azgın sömürü yöntemleriyle insanlığı tarifsiz yıkımlara uğratıyorlar ve buna devam edecekler. Ama bunu artık eskisi gibi bir hiyerarşi içinde, uyumlu bir bütün halinde yapamayacaklar.

Kapitalist krizin yangını artık emperyalist metropolleri de sardı. Her emperyalist devlet, her şeyden önce kendi evindeki yangının derdiyle uğraşmak zorunda. Küresel kapitalist krizin doğurduğu küresel halk ayaklanmaları, kapitalistler arasındaki birliği bozucu, dağıtıcı bir etki yapıyor. Kendi aralarındaki birliğin bozulması, birbirlerine düşmeleri, en başta da hepsini çekip çeviren ABD hegemonyasının çözülmesi, mücadele eden dünya işçi sınıfı ve emekçi halkları için yeni olanaklar ortaya çıkarıyor.

Hiçbir zaman dikkatten kaçırmamamız gereken şey, asıl kapışmanın emperyalistler arası kapışma değil, bir bütün olarak emperyalist – kapitalist sistemle dünya işçi sınıfı ve emekçi halkları arasındaki kapışma olduğudur. Emperyalist – kapitalist sistem ayakta kaldığı sürece, onların arasındaki kapışmalar bize yeni yıkımlar da yeni olanaklar da getirebilirler. Ama insanlığın kurtuluşunu getirecek olan, dünya işçi sınıfı ve emekçi halklarının, yani büyük insanlığın, bir bütün olarak sermaye egemenliğine karşı mücadelesidir.

İşin bu asıl yönünü hesaba katmayanlar, “tek kutuplu”, “çift kutuplu” ya da “çok kutuplu” dünya kehanetlerinde bulunuyorlar. Ama hayır. ABD hegemonyasının yerine ne başka bir emperyalistin hegemonyası, ne çift ne de çok kutuplu dünya gelecek. Bu kez çöken sadece ABD hegemonyası değil, deli gömleği gibi insanlığı küresel yıkım ve cinnete sürükleyen, kapitalist üretim ilişkileridir, sermaye egemenliğidir.

Yeni dünyayı müjdeleyen halk ayaklanmaları, yeni dünyada kimin hegemonyasının olacağını da gösteriyor.
Yeni dünyada kapitalist rekabet, savaşlar, talan, baskı, sömürü ve yıkım olmayacak. Yeni Dünya kutupsuz olacak. Sınıfsız ve sınırsız olacak.