“Dünya Barış Günü” Vesilesiyle Kapitalizm-Savaş Ve Barış üzerine!

“Dünya Barış Günü” Vesilesiyle Kapitalizm-Savaş Ve Barış üzerine!

Nazilerin Polonya işgali olan 1 Eylül 1939, 6 yıl süren ve 60 milyona yakın insanın ölümü, milyonlarca insanın  yaralı ve sakat kaldığı, kentlerin yakılıp yıkıldığı, insanlığa derin acıların yaşandığı ikinci emperyalist paylaşım savaşının başlangıcıdır. Ve bu tarih, yaşanan savaşın yaratıcısı olan emperyalist- kapitalist sistemin kurumu olan Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya barış Günü” olarak kararlaştırılmıştır. İnsanlık tarihine en kanlı savaş olarak geçen II. Emperyalist paylaşım savaşının başlangıç tarihi, emperyalist-kapitalist sistemin kurumu olan Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Barış Günü” olarak kabulünün amacı, (BM 7 Eylül 2001 yılında bu tarihi 21 Eylül olarak değiştirmiştir), “üye ülkelerin bu tarihte barış etkinlikleriyle barışı teşvik etmesi ve dünyada barış ortamının geliştirilmesi, tüm dünyada savaşsız bir günün sağlanması” olarak açıklansa da, kapitalist sistemin doğası, uluslararası alanda  sürdürdüğü hegemonya çatışmaları, işgal ve ilhaklar, ezilen halklar üzerinde sürdürdüğü sömürü-baskı ve  en barbar savaşların toplumsal varlık zemini olarak, emperyalist -kapitalist sistem ve onun tüm kurumlarının “barış” söylemlerinin sahteliğini açıkça ortaya koymaktadır. Yani dünya halklarına, mazlum uluslara, doğaya, kapitalist sömürü ve talan denkleminde, açlığı, sefaleti, yoksulluğu, yıkımı, işgal-ilhak ve savaşları, “insanlığın makus tarihinin hükmüymüş” gibi dayatan kapitalizmin, emperyalist çıkarların uluslararası birliklerinden olan BM üzerinden, insanlığa “barış-özgürlük-insan hakları” nutukları atması, sebebi oldukları tüm toplumsal sorunlara “çözüm” iradesi olarak kendilerini adres olarak göstermesi, kapitalist egemenlik sisteminin tanığı olduğumuz çelişik ikiyüzlülüğünün sadece bir örneğidir.

Bu anlamıyla, sınıflı toplumların günümüz gerici egemenlik sisteminin hakimiyet kurumu olan, burjuva ve türevi iktidarlar ile, ezilen -sömürülen, ulus-inanç-sınıflar açısından “barış” ve “savaş” kavramının içeriği, ele alışı, cepheden farklıdır. Sosyal-siyasal köklerini, dünya tarihinin en kanlı ve toplumsal-sosyal-iktisadi sonuçları ağır II. Dünya savaşından alan “Dünya Barış Günü” dahil, zamanın her diliminde, o kanlı tarihin yaratıcıları eliyle, bugünde tüm dünyada kan dökmeye devam etmektedir. Emperyalist hegemonya ve dünyayı paylaşım çatışmaları, bölgesel gerici iktidarlara verilen roller ekseninde, sömürü-işgal ve savaşlarla, dünyayı yaşanılmaz bir yıkıma sürüklemektedir. Kapitalist sistemin  çarklarında bir nefeslik yaşama mahkum edilen sömürülenler, ucuz emek cennetine çevrilmiş coğrafyalarda bir parça ekmek için ömür tüketenler, emperyalistlerin dünya ve bölgesel çıkarlarına hapsedilmiş, işgal ve ilhaka uğramış mazlum uluslar, savaş sahalarında yurtlukları bombalarla dağıtılmış, bölgesel gerici cihatçı-kafa kesici çetelerin zulmünden, savaşın ağır yükünden bilinmezliğe yol alan “mülteciler”, gerici burjuva iktidarların planlı politik projeleri olan ırkçılık, şövenizm, patriarkal siyaseti ile geliştirilen kadın katliamları, bilim, aydınlanma düşmanlığı, dünyadaki tüm ezilen ve sömürülenleri kıskacına alan kapitalist merkezlerin vahşet tablosudur. Tamda bu vahşet tablosu karşısında, komünistler ve devrimciler, “Dünya Barış Gününü”, sermaye kurum ve ideologlarının illüzyon yaratarak takvimlere bağladığı gerici içeriğinden kurtararak, insanlığın özgür, eşit ve toplumsal barışı sağlayacak bir dünya uğruna, mücadele çağrısını milyonlarca ezilene yapmasıyla anlamlandırması önem kazanmaktadır. Çünkü insanlığın barış içinde bir arada yaşaması için, savaşı yaratan toplumsal zemini ortadan kaldırmak zorunludur. Savaşı yaratan toplumsal-iktisadi koşullar köklü olarak değiştirilmeden, bir toplumsal barıştan söz etmek, gerçekçi değildir. Toplumsal köklü değişimler, politik bir devrim sorunudur ve her politik devrim, karşıt sınıfların çatışması bağlamında savaşı yaratır. Burjuvazi, tüm egemenliğini savaşla sağlamaktadır ve burjuva devlet dahil, örgütlediği tüm kurumlar aynı zamanda birer savaş aygıtıdır. Burjuvazinin bu kurumları denkleminde, gerçek bir barışın yeri yoktur. Komünistler, burjuvazinin tüm bu savaş kurumlarını parçalayarak, toplumsal çatışmaların zemini olan iktisadi-sosyal koşulları değiştirerek, toplumsal barışı yaratırlar. Barış, komünistler için stratejik bir olgudur. Ve komünistler, gerçeğin devrimci hükmünde dünyayı kavrarlar. İnsanlığın özgür ve barış özlemlerini, sınıfsal çıkarları uğruna,  iç ve dış savaşlarla, kan ve yıkımlara dönüştüren burjuvazi ve onun iktisadi-sosyal-siyasal-ideolojik kurumsal yapısına karşı mücadele, tıpkı özgürleşme gibi, barışı yaratmanın tek yoludur. Bu gerçeklik içinde, burjuvazinin komünistleri “savaş delisi” olarak lanse etmeleri, tam bir yanılsamadır, manipülasyondur. Her kavramda olduğu gibi, burjuvazi kendi sınıf çıkarları gereği, barış meselesine kendi pozisyonuna göre içerik vermekte ve savaş mekanizması olan iktidarlarına kitleleri yedeklemeye çalışmaktadır. Bu anlamıyla tüm kavramları gerçek içeriğinden uzaklaştırmak, bunları egemenliği için garantör olarak kullanmak, burjuvazi ve ideologlarının özel ihtisas alanıdır. Marks’ın Louis Bonaparte’nin 18 Brumaire adlı siyasi tarihçe eserinin hemen başında ifade ettikleri konumuz bağlamında anlamlıdır. “İnsanlar … tam kendilerinde ve maddi dünyada devrim yapıyor, o zamana kadar hiç var olmamış bir şey yaratıyor göründüklerinde, tam da bu tür devrimci kriz anlarında alelacele geçmişin ruhlarını imdada çağırırlar ve onların adlarını, savaş çığlıklarını ve kıyafetlerini ödünç alarak dünya tarihinin yeni sahnesini nesillerdir saygı duyulan bu tebdili kıyafetle ve bu ödünç dille takdim ederler. Mesela Luther havari Pavlus’un maskesini takmıştır, 1789’dan 1814’e Fransız Devrimi kâh Roma Cumhuriyeti’nin kâh Roma İmparatorluğu’nun kıyafetleriyle donanmıştır. … Yeni bir dil öğrenmeye başlamış biri o dili kendi anadiline çevirip durur, ama ancak kendi anadilini anımsamadan bu yeni dili kullanmayı başardığı, hattâ kendi dilini tümden unutabildiği zaman o yeni dilin ruhunu özümseyebilir.” Yani burjuvazinin dili çirkeftir-ikiyüzlüdür. Komünistler, topluma, toplumsal gerçeğe, kendi diliyle hükmederler, devrimci politik değişimleri yaratırlar. Doğa ve insanlığın başına savaş mekanizması olarak tahkim edilmiş burjuva egemenliğin, yani kapitalist sistemin ortadan kaldırılması, komünistlerin stratejik yürüyüşüdür. Burjuvazi, insanlığa savaştan bol başka bir şey vermemektedir. İnsanlık barış istiyorsa savaşa hazır olmalı ve burjuvazinin savaş dayatmalarına karşı Rosa Luxemburg’un perspektifi gibi, “çağrınızı aldık” demesini bilmelidir.

Kapitalizmin Doğası Çatışma Ve Savaştır!

Sınıflı toplumlar tarihi ile birlikte, barış içinde bir arada yaşama, tıpkı özgürlük-mutluluk-hürriyet gibi , insanlığın özlemlerinin başında gelmektedir. Ama sınıflı toplum gerçeğinde, insanlık bu özlemine ulaşamadı-ulaşamayacak ta. Sömürüye dayalı toplumlar ve bunun günümüz biçimi olan kapitalizm var olduğu müddetçe, insanlık bu özlemini bir ideal olarak benimseyecek, kapitalizmin tüm sömürü ve baskısına karşı verdiği mücadele ile barış özlemini ifade edecektir. Bugün emperyalist-kapitalist süreçle birlikte, emperyalist savaşların tahripkar niteliği öyle boyutlara ulaşmıştır ki, insan yaşamında ve doğada yarattığı yıkımlar, insanlığın tarihler boyu kurduğu hayallerinin önünde gitmektedir. İnsanlık yaşanan iki emperyalist paylaşım savaşının yıkımları, tarifsiz acıları, nükleer silahların yıllara yayılan yıkımının yaralarını sarmamışken, emperyalist barbarlık, gerici bölgesel iktidarlar ve güçler üzerinden, dünyada kan dökmeye devam etmekte, ekolojik dengeyi yerle yeksan etmektedir.

Ortadoğu, Pasifik, Doğu Akdeniz, Arap yarımadası coğrafyalarında güncel olarak yaşandığı gibi, uluslararası alanda tekelleşerek küresel ekonomiyi yaratan kapitalizm, bu sermaye yoğunlaşmasına paralel savaşları da dünya sahasına yaymıştır. Emperyalist bloklar arasındaki dalaşı ve emperyalist hegemonya sürecini, bölgesel savaşlar düzeyinde ortaya koyan emperyalist-kapitalist sistem, her bölgesel stratejisini, sermayenin uluslararası hareketine göre belirlemekte, bölgesel çatışma ve ittifak politikasını bu stratejik planlarına göre belirlemektedir. Özellikle 1990 yıllarıyla birlikte, Balkanlar’da, Afrika’da, Kafkasya’da, Ortadoğu’da, Arap yarımadasında askeri işgallerle yaşanan bölgesel savaşların, bugün Ortadoğu, Arap yarım adasında aldığı şiddetli biçiminin temelinde, yeni Pazar, yatırım alanları ve doğal zenginlik (enerji kaynakları başta olmak üzere) kaynaklarına sahip olmak için emperyalist güçlerin “yeniden” kozlarını paylaşma vardır. ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgal süreciyle “yeni” bir savaş konsepti olarak başlayan, Arap yarımadasında başlayan isyanları, emperyalist sermaye hareketinin önünde engel olmuş statükoları değiştirme üzerinde emperyalist güçlerin müdahalesi ekseninde boyutlanan, Suriye, Libya, Irak, Yemen özgülünde, açık askeri işgallerle, vesayet güçleriyle, açık mevzi çatışmalarına dönüşen kanlı savaş, somut olarak geniş dünya halkları özgülünde emperyalist niteliğini ortaya koymuştur. Ve bugün emperyalist güçler ve bölgesel gerici iktidarlar açısından  başta olmak üzere, dünya siyaseti emperyalizm tarafından bölgesel biçimde şekillendirilmiş savaş konseptine göre belirlenmektedir. Kısacası, emperyalizm koşullarında, çatışmalar ve kanlı savaşlar, toplumsal sürecin ana yönünü tayin etmektedir.

Rusya ve ABD nin öncülüğünü yaptığı emperyalist blokların, emperyal çıkarları için sürdürdüğü dalaş ve çatışmalar, bölge ve dünya stratejilerine göre belirlediği gerici bölgesel iktidarlar üzerinden, büyük yıkımlar yaratan savaşlara dönüşmüş, her gün karşılıklı geliştirilen hamleler denkleminde, özellikle Suriye, Libya, Irak, Lübnan, Yemen başta olmak üzere tüm Ortadoğu’yu cehenneme dönüştürülmüştür. Her emperyalist aktörün, bölgesel güçler üzerinden geliştirdiği hamle, savaşa yeni bir boyut kazandırmakta, savaş sahasını genişletmektedir. Bugün Doğu Akdeniz üzerinden yaşanan hırlaşma buna çok açık örnektir.

Diplomasi dilinde “ehvan-ı Müslüm” olarak incelttiği, sahada DAİŞ, El Nusra gibi cihatçı çeteler üzerinden Suriye’deki savaşa, Osmanlıcı yayılmacı hayallerle aktif rol almak isteyen “TC” hakim sınıfları iktidarı AKP-MHP-Erdoğan faşizmi, emperyalistlerin  bölge dizaynında, daha üst basamaklara tırmanarak pay kapmaya çalışmaktadır. “İslam kardeşliği” çizgisine “önder” ülke olma rolü ile, bölgesel politikasını üzerinde şekillendirdiği cihatçı çeteler ve faşist ordusu ile giriştiği işgal hareketlerinin merkezine, bölgesel düzeyde Kürt Ulusunun tüm ulusal-demokratik haklarının tasfiye etmek, inkar ve imha siyasetiyle Kürt ulusunun boğazlamak oluşturmaktadır. Emperyalist aktörler ve gerici bölgesel iktidarların arasındaki çatışmaları fırsat bilerek, askeri-ideolojik olarak bu zemini döşemeye çalışan AKP-MHP faşizmi, gerçekleştirdiği tüm askeri işgalleri, savaşı derinleştirmek için körüklediği tüm çelişkileri, tarihi ve bugünü kendi gerici çıkarları temelinde çarpıtmayı, kurumsal bir politika olarak belirlemektedir. Kürt coğrafyasına karşı gerçekleştirdiği askeri işgali, yıkım ve kıyım seferlerini, sivil, yaşlı kadın ve çocuk katliamlarını, “barış” hareketleriyle kodlamaları,  tarihsel olarak “barışı”, Osmanlıdan devralınan miras olduğu nakaratı, savaştan-kandan beslenen bu kanlı politikanın birkaç örneğidir. Ama, fethin simgesi olan  kılıç ile, iç ve dış politikada ağzı salyalı atılan nutuklar, Osmanlı gibi “cihan devleti” olma hayalinin, iç ve dış sahada gerçekleştirdiği askeri saldırganlık, mazlumların yanında olma manipülasyonu ile, askeri işgallerle gerçekleştirilen katliamlar,  bu “büyük devletin” yalanlarını tuzla buz etmekte, faşist-katliamcı niteliğini ortaya koymaktadır. Barış denen insanlığın yüce özlemini, savaş seferleriyle kirleten burjuva iktidarların niteliği açısından, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da, Rojava’da, Güney Kürdistan’da, garantörlüğünü yaptığı cihatçı çeteler eliyle Suriye ve Lıbya’da, AKP-MHP-Erdoğan faşizminin geliştirdiği gerici savaş konsepti ve gerçekleştirdiği katliamlar yeterli birer örnektir.

Burjuva iktidarlar ve ideologları, gerici çıkarları için yarattığı savaşları, geliştirdikleri militarist politikaları, köhnemiş dünyalarının ideolojik şurubu ile, halklar arasında kin ve nefret tohumları ekmeye çalışmaktalar, bu gerici zihniyetlerini ezilen yığınlara benimsetmeye çalışılmaktadırlar. Kurumsal bir politika olarak, ” burjuva  demokratik” yada faşist, tüm burjuva ve türevi iktidarların, Irkçılık-şövenizm ve yabancı düşmanlığını körüklemeleri, bu kesitte gündeme gelen politikalardır. Halklar arasında öfke tohumu ekilerek, emperyalist savaşlar, işgal ve ilhaklar, benzeri politik-ideolojik kampanyalarla “meşrulaştırılmaya” çalışılmaktadır. Bugün , askeri işgal seferlerine çıkmış, girdikleri toprakları yerle bir eden, yüzbinlerce insanın canına-malına kasteden tüm gerici savaş aktörleri, aynı labaratuvarda üretilmiş gerekçeleri sıralamaktadırlar. “ Terörün başının ezilmesi”, “uygarlığın savunulması”, “özgürlük-demokrasi ve barışın tesis edilmesi”, gibi kavramlar üzerinden, emperyalistler ve bölgesel gericilikler, iktisadi-siyasal çıkarları için, işgal ve askeri müdahalenin önünü açmaktadırlar. I. Dünya savaşından bu yana, her emperyalist kamp ve yedeğindeki burjuva iktidarlar, “özgürlük-hürriyet-barış-uygarlık” savunusunu, geliştirdikleri savaşların “gerekçesi” haline getirmişlerdir. Kapitalist krizin, emperyalist paylaşımların, sömürü ve baskının içte ve uluslararası alanda neden olduğu tüm çatışmalar ve savaşlar, bu gerekçelerle toplumun gözeneklerine sızdırılmakta ve ezilen yığınlar savaşa koşullandırılmaktadır.

Savaş ve Barış Denklemine Devrimci Tutum, Proletaryanın Dünya Halkları Kardeşliği Şiarı İle Burjuvaziye Karşı Mücadeleden Geçer!

Savaş ve barış, buna karşı sınıf tavrı meselesini daha açık anlamak için, tarihin deneyimlerini hatırlamak gerekir. Lenin’in, I. Dünya savaşının yıkıcı ortamında (yoldaşı Zinovyev ile) kaleme aldığı Sosyalizm ve Savaş, günümüz açısından perspektiftir. Lenin, savaş ve barışın birbirini dıştalamayan diyalektik gerçeğini hareket noktası olarak almıştır. Carl von Clausewitz’in, “savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir”  tespitine katılan Lenin, savaşı belirli aktörlerin zihin algısından, niyetinden bağımsız olarak, belirli sınıf çıkarlarının, belirli politikaların, silahlar yoluyla çözümü olarak ifadelendirir. Yani savaş, insanın zihinsel  hareketinin keyfiyeti olmadığı gibi, barış ta insanın zihin hareketinin keyfiyeti ile açıklanamaz. Emperyalist-kapitalist sisremin yapısal özellikleri bağlamında, İktisadi kriz, dünya pazarlarının ve zenginlik kaynaklarının paylaşımı, işgal ve sömürge ilişkisinin, kapitalist sistemin siyasal süreçlerinin neden olduğu savaşlar, son tahlilde sınıflı toplumlar gerçeğiyle direk bağlantılıdır. Ayrıca, kapitalizmin “barışçıl” denen dönemleri, ezilenler ile ezenler arasındaki mücadele bağlamında sürekli bir çatışma ve mücadele süreci olarak gelişir. Kapitalizmin savaş  dönemleri kadar büyük bedellere mal olan “barışçıl” dönemler, ezilen-sömürülenlerin bir avuç burjuvaziye karşı verdiği mücadele bağlamında, toplumsal gelişmelerin yönünü tayin eden esas yöndür. Marksistlerin tarihe neşteri olan “insanlık tarihi sınıf mücadelesi tarihidir” tespiti, tamda bu gerçeğin su yüzüne çıkarılmasıdır. Büyük Ekim Devriminin önderi, Marksizm’in yeni nitel aşamasının bayrağı Lenin bunu çok açık ifade eder. “Biz savaşların ülke içindeki sınıf mücadelesiyle kaçınılmaz bağa sahip olduğunu görüyoruz; sınıflar kaldırılıp sosyalizm kurulmadığı müddetçe savaşın yok edilemeyeceğini biliyoruz. Keza biz iç savaşları, yani ezilen sınıfın ezen sınıfa karşı, kölelerin köle sahiplerine, serflerin toprak beylerine ve ücretli işçilerin burjuvaziye karşı yürüttükleri savaşları meşru, ilerici ve zorunlu görmemiz bakımından da onlardan ayrılıyoruz. Biz Marksistler her savaşı tarihsel olarak ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğini düşünmemiz bakımındansa hem pasifistlerden hem de anarşistlerden ayrılıyoruz.”

Dolayısıyla komünistler, savaş ve barış meselesini, soyut bir şekilde ele almazlar. İnsanlığın barış içinde bir arada yaşaması için, savaşı doğuran tüm iktisadi-siyasal-sosyal zeminleri ortadan kaldırmak için mücadele, barış denen yüce idealin toplumsal somut karşılığıdır. Ezenler, sömürenler, işgal edenler, mazlum ulusları ve halkları boğazlayanlar, sahte barışın meftunudurlar. Savaş ezilen-sömürülen mazlumların kendi sınıf bilinciyle, ezen ve sömürenlere karşı verdikleri mücadelenin stratejik planıdır. Emperyalist-kapitalist sistemin tüm dünyayı yağmalayan, üretenlerin değerlerini gasp eden sömürü ve talan çarklarına karşı direnmek, işgal ve ilhak seferlerine karşı savaşmak, yerinde oturup bunu bir kader olarak kabul etmekten daha görkemli barışçıl bir tutumdur.  Dünya gericiliği, geliştirdiği savaşlarla, elleri kanlı emelleri kirlidir. Burjuva sınıf niteliğinin bu gerici konumu, insanlığın tüm değerleri gibi, Barış özlemlerini de kirletmekte, “Barışı”, daha büyük savaşlara hazırlanmak için bir mola olarak kullanmaktadır.

“TC” faşist iktidarlarının, Kürt ulusunun meşru mücadelesini tasfiye etmek için, “çözüm-barış” süreçleri adı altında geliştirdiği taktik manevralar yakın hafızamızdadır. Her “çözüm-Barış” süreçlerinden sonra askeri-siyasal olarak hazırlıklarını yapmış ve Kürt ulusuna karşı daha büyük kıyımlar, soykırımlar gerçekleştirmiştir. AKP-MHP-Erdoğan faşizmi, Kürt ulusuna karşı geliştirdiği topyekün savaş konseptini, sosyal kurtuluş mücadelesi veren devrimci komünist güçlerin tasfiye edilmesi planıyla birleştirerek, tüm toplumsal muhalefeti sindirme-yok etmek istemektedir.  Böylesine kapsamlı bir savaş halini yaratan faşizmin, aktörleri üzerinden “barış” demeleri, ancak ki “fethedenlerin meftunu” olarak açıklanabilir. Tüm bunların işaret ettiği açıktır. Sistemin temel yapısına dokunmadan, onu var eden köşe taşlarını köklü olarak yıkmadan, atacağın her barış sloganı, “onur” denen insanlığın yüce maneviyatı ile nitelendirilse de, toplumsal karşılığı boştur. Barışı onurlu kılacak olan, insanlık için barışı geleceğin ütopyası haline getiren sınıflı toplum, yani kapitalist sistemin kötülüklerine karşı verilecek mücadeledir-savaştır. Ezenlerin ve sömürenlerin tüm gerici iktisadi-siyasal çıkarlarını hedef almak, onun her çelişki özgülünde aldığı çatışma durumuna göre konumlanıp direnmek, mücadele etmek, savaşmak, meşrudur-devrimci bir görevdir. Lenin’in barışı mücadeleye bağlamasının içeriği budur.

Kapitalizm, bugün insanlık ve doğa açısından daha yıkıcı bir tehlikedir. Savaş kurmayı olma özelliğiyle birlikte, savaşı kimyasal-nükleer-biyolojik silahlarla donatması ile daha da vahşileşmiştir. İnsanlığın sınıflı toplum ve emperyalist-kapitalist sistem deneyimi, başka bir dünya özlemini daha yakıcı bir şekilde ortaya çıkarmıştır. Kapitalizm yıkılmadan, sınırsız ve sınıfsız bir toplum yaratılmadan, insanlık barış içinde bir arada yaşama özlemine kavuşamayacaktır. Bu bağlamda, sınıflı toplumun gerici “imparatorluklarına” karşı mücadele ve savaş, ezilen halkların barış içinde yaşamasının yegane yoludur.