Birleşik Devrim

Birleşik Devrim

Türkiye ve Kürdistan devriminin birleşik karakterde olması gerektiği ve olacağı, her iki ülkenin devrimci hareketleri arasında uzun yıllar süren tartışmalardan sonra, artık genel kabul gören  bir yaklaşım haline geldi.

Devrim ve iktidarın emekçi halklar tarafından fethi konusunda ciddi olan hiç bir güç artık iki ülkede iki ayrı devrimden, iki ayrı devrim sürecinden sözetmiyor. Doğrusu da budur.

İki ülkenin devrimci hareketlerini bu noktaya getiren etkenin söz konusu hareketler arasında sürdürülen ideolojik-teorik tartışmalar olmadığının da altını çizelim. Bu konuda çözücü unsur, yıllar boyu süren ideolojik-teorik mücadelenin etkisi olsa da, esas olarak sınıf savaşının, Kürt halkının özgürlük savaşının pratiği olmuştur.

Sınıf savaşı şiddetlenip iç savaş boyutlarına ulaştıkça ve Kürt halkının özgürlük savaşı da şehirlerde serhıldanlar, kırsalda şiddetli bir gerilla savaşına dönüştükçe bu gerçek kendini kabul ettirmeye başladı. Yaşamın gerçekliği üstün geldi demek, belki de, en iyi ifade ediş biçimi olur.

Aynı etken, yani iç savaş biçiminde süren sert sınıf savaşı ve Kürt halkının özgürlük savaşı pratiği, iki ülke halklarının tekelci sermaye egemenliğinden, kölelikten, baskı ve sömürüden kurtuluşlarının ancak faşist devleti ve onunla birlikte faşist iktidarları yıkacak bir devrimle mümkün olduğunu göstermiş bulunuyor.

İki ülkenin emekçi halklarının sosyalizme parlamenter yolla, barışçıl biçimde geçeceğini; Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını faşist devlet ve iktidarlarla uzlaşarak, barışla elde edebileceğini, liberaller, uzlaşmacılar ve bir kaç sosyal reformist çevre dışında, ileri süren pek kimse kalmadı desek yerinde olur.

Yine de, devrimi zorunlu kılan nedenler üzerinde kısaca durmak yerinde olacak.

Neden Devrim?

Türkiye, tekelci kapitalist sınıfın egemen olduğu, çok uluslu bir devlettir. Osmanlı İmparatorluğunun geniş coğrafyasından, çok çeşitli ulusların kurtuluş mücadeleleri sonucu, gerileye gerileye bugünkü sınırlarına gelmiştir.

Bugünkü sınırlar içinde birden fazla ulus ve ulusal topluluk var. Türk burjuvazisi, bu günkü sınırlarına kavuştuğu kuruluş yıllarından başlamak üzere başta Kürt ulusunu baskı ve kölelik altına alarak Kürdistan’ı kendi sınırları içine ilhak etmiştir.

“Herhangi bir ulus, -diyor Lenin- bir devletin sınırları içinde zorla tutuluyorsa ve eğer kendisine, isteğine karşın (….) işgalci askeri birliklerin ya da genellikle daha güçlü devletin tamamen çekilmesinden sonra hiç bir baskı olmaksızın yapılacak serbest bir seçimle devlet olarak varlığının biçimini saptamak hakkı tanınmıyorsa, bu gibi birleşmeler, toprak ilhakı, yani gasp ve ihlaldir”

Başka bir ifadeyle söylersek, bir ulus kendi çoğunluğunun gönüllü seçimi ile değil ama başka hükümet ve devletlerin kararı ile, zorla ve kendi iradesine rağmen başka bir ulusla bir arada tutuluyorsa o ulus ezilen bir ulustur ve ülkesi de ilhak edilmiş bir ülke olur.

Kürdistan, şüphesiz emperyalistlerle anlaşarak, onların destek ve onayı ile Türkiye, Irak, İran ve Suriye tarafından parçalanmış ve bu devletlerin sınırları içine katılmıştır. Kürt ulusu, yine bu dört devletin ulusları tarafından özgürlüğünden yoksun bırakılarak baskı ve kölelik altına alınmıştır.

Şimdilik diğer devlet ve ulusları bir tarafa bırakırsak, Türkiye Cumhuriyetinin, gerici bir burjuva cumhuriyeti olarak bu temel üzerinde kurulduğunu görüyoruz. Türkiye’nin diğer üç devletten önemli bir farkı da, öncesinden geniş topraklarda başka ulusları uzun yüzyıllar boyunca baskı ve kölelik altında tutmuş olan Osmanlı’nın devamı ve mirasçısı olmasıdır.

Dolayısıyla, Kürdistan’nın işgal ve ilhaktan kurtarılması; Kürt ulusunun özgürlük hakkını elde etmesi, yani kendi kaderini kendisinin özgürce tayin edebileceği koşulların -buna kendi devletini kurma hakkı da dahil- oluşması, sözünü ettiğimiz temel üzerinde kurulu burjuva egemenliğin yıkılmasına bağlıdır. Bu yıkım işleminin bir devrimi gerektirdiği üzerinde ayrıca durmaya gerek yok.

Her ulusal baskı, özgürlüğü elinden alınan ulusta ulusal başkaldırı eğilimine yol açar. Kürt ulusu, topraklarının işgal ve ilhakına, kendi özgürlüğünün elinden alınmasına karşı Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca defalarca ayaklanma ve isyan girişmiştir. Fakat, tüm bu isyan ve ayaklanmalar, her seferinde çok kanlı biçimde katliamlarla bastırıldılar. Burjuva devletin ilk kuruluş yıllarındaki isyan ve ayaklanmalar kanlı biçimde bastırılırken aynı zamanda yüzbinlerce insan zorla göç ettirildi, köyle kasabalar boşaltıldı, Kürdistan’ın demografisini değiştirmek için yoğun çabalara girildi vb vb.

Türk burjuvazisi ve devletinin bu katliam politikasının etkisi olmadığını söyleyemeyiz. Bu katliamlardan sonra Kürt ulusunun özgürlük mücadelesi uzun yıllar geri çekildi. Bu süreç yaklaşık yetmişli yılların başında Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) ile birlikte önemli bir gelişme göstermeye başladı.

‘71 silahlı devrimci mücadelesinin de etkisiyle Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi büyük bir yükseliş içine girerken içerik olarak da ulusal kurtuluşla birlikte artık sınıfsal kurtuluşu içeren bir toplumsal mücadeleye dönüşmüştü. Bu dönüşüm, Türkiye ve Kürdistan’da kapitalist gelişmenin sonucuydu.

Türkiye ve Kürdistan’da -burada K. Kürdistan’ı kastediyoruz- sınıf mücadelesinin yaygınlaştığı, sertleştiği ve yoğunlaştığı yıllar aynı zamanda Kürt halkının sınıfsal ve ulusal kurtuluş mücadelesinin yaygınlaşıp yoğunlaştığı yıllar oldu. Etki karşılıklıydı.

Kürt halkının bu mücadelesi, en yaygın ve kitlesel boyutlarına 90’lı yıllarda ulaştı. Mücadelenin kitlesel boyut kazanmasında büyük bir cesaret ve özveriyle yürütülen silahlı mücadelenin büyük bir etkisi oldu. Fakat mücadelenin içerik ve gelişim diyalektiğinin iyice anlaşılması için şunun altını çizmek gerekiyor: Kürt halkının yükselen kurtuluş mücadelesi silahlı eylemlerle başlamadı. Aksine silahlı eylemlerin kendisi daha önce verilen kitle mücadelesinin bir ürünü olmuştur. Gerilla mücadelesi, kendinden önce varolan ulusal ve sınıfsal kurtuluş mücadelesinin hızlandırmış ve sertleştirmiştir.

Ulusal baskı ve Kürdistan’ı kendi sınırları içinde tutma, Türk burjuvazisinin egemenliğinin temel ayaklarından biridir. Ancak, burjuva egemenliğin dayandığı bu temel, Kürt halkının ulusal ve sınıfsal kurtuluş mücadelesiyle birlikte, aynı zamanda, onun yıkım dinamiklerinden biri olmaya başladı. Türk burjuvazisi, emperyalistlerin de yönlendirmesi ve desteği ile bu derin çelişkiden kurtulmak için daha Özal döneminde başlayan manevralar geliştirmeye başladı.

“Kültürel özerklik”, “Barışçıl çözüm”, “Sorunları diyalogla çözme” bu manevralardan bazılarıdır. Burada amaç, Kürt halkının Türkiye emekçi sınıflarıyla birleşerek bir toplumsal devrime yönelmesini önlemek; onu sistem içinde tutmaktı. Bu, Türk burjuvazisinin kendi egemenliğini güvence altına alma isteğinden başka bir şey değildi.

Bütün bunların Kürt halkını oyalayarak, boş beklentiye sokarak, Türkiye emekçi sınıflarından ayırarak zaman kazanmak amaçlı tuzaklar olduğu son “çözüm süreci”nde ortaya çıktı. Fakat bunlarla birlikte, bir şey daha pratik olarak kanıtlanmış oldu; o da şudur: Sermaye egemenliği, onunla birlikte faşist devlet bir devrimle yıkılmadan Kürt halkının kurtuluşu gerçekleşemez. Çünkü Kürt ulusunun baskı ve kölelik altında tutulmasının, Kürdistan’ın Türk devleti sınırları içinde tutulmasının temeli sermaye sınıfının, burjuvazinin sınıf egemenliği ve bu egemenliğin politik zor aracı olarak faşist devlettir. Bu temel ancak zora dayalı bir devrimle yıkılıp parçalanabilir.

Devrimin Birleşik Karakteri

Ulusal sorunun çözümünde devrimci güçlerin hareket noktası bilimsel olmak zorundadır. Bu, keyfi bir seçim değil, doğruya, ezilen ulusların gerçek kurtuluş yoluna ulaşmanın zorunlu koşuludur.

Lenin, “Herhangi bir toplumsal sorun incelendiğinde, o sorunun belirli tarihsel sınırlar içinde formüle edilmesi, ve eğer özel olarak bir ülke söz konusu ise, (örneğin, belli bir ülke için ulusal program gibi) o ülkeyi öteki ülkelerden aynı tarihsel dönem içerisinde ayırt eden özelliklerin hesaba katılması” gerekir diye uyarır.

Lenin’in uyarısına uygun hareket etmek için, birincisi, Kürdistan ve Türkiye’nin özgül tarihsel durumu ve her şeyden önce de ekonomik koşulların tam ve kesin bir değerlendirmesini; ikincisi, ezilen sınıfların, çalışan ve sömürülen kitlelerin çıkarları ile egemen sınıfın çıkarları anlamına gelen “genel ulusal çıkarlar” kavramı arasında kesin ayırım; ve üçüncüsü, ezilen, bağımlı uluslar ile ezen, sömüren ve ayrıcalıklı uluslar arasında açık ve kesin bir ayırım yapmak zorundayız.

Bir makalenin sınırları içinde kalacak kısalıkta söylemek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları dahilinde, birden fazla ulus ve ulusal topluluk bulunmaktadır. Burada Türk ulusu egemen ve ezen bir ulus; Kürt ulusu ve ulusal topluluk halkları ise ezilen, sömürülen halklar olarak burjuva sınıfın egemenliği altında yaşıyorlar.

Kürdistan’ın ilhakı, işgali, Kürt ulusunun ve ulusal topluluk halklarının baskı altında tutulması burjuva egemenliğin temel unsurlarından biridir. Bu yüzden bu politika Türk sermaye sınıfının değişmeyen sürekli bir politikası olagelmiştir. Şüphesiz, bu politikanın sürekliliği ekonomik temele oturtulması sayesinde olmuştur. Böyle bir ekonomik temel olmadan bu politika uzun süre devam ettirilemezdi. Bu ekonomik temel, kapitalist üretim ilişkileridir.

Kapitalist üretim ilişkileri, feodal üretim ilişkilerinin zamanla tasfiye edilmesi sonucu, Kürdistan’da da egemen olmuştur. Böylece, iki ülkeyi, Türkiye ve Kürdistan’ı içeren devlet sınırları içinde tek bir kapitalist temele dayanan pazar ilişkileri yaratılmış oldu. Ticaret, sanayi ve pazar ilişkilerinin gelişmesi, sermaye birikimi ve yoğunlaşmasının artması, geçmişte farklı uluslar ve ulusal topluluklar arasında var olan ekonomik ilişkilerin yerine yeni ekonomik-toplumsal ilişkileri oturttu.

Şüphesiz tüm bu gelişmeleri emperyalizmle ilişkileri hesaba katmadan tüm yönleriyle açıklamak mümkün değil. Türkiye ve Kürdistan’da kapitalizmin gelişmesi, emperyalizme bağımlılık temelinde gelişti. Ulusları ezen ve ezilen uluslar olarak ayırmak emperyalizmin özelliklerinden biridir. Bir diğer özellik, sermayenin gittiği her yere kendi karakterini götürmesi ve kapitalist üretim ilişkilerini geliştirmesidir. Emperyalizme bağımlı kapitalist gelişme sonucu, Türk devleti sınırları içindeki her yer, emperyalizmin pazar ilişkileri içine alındı. Ticaret uluslararası ticarete bağlandı ve onun bir parçası haline getirildi. Gelişen uluslararası ticaret ulusal çitleri yıkarak kapitalist üretim ilişkilerini ve kapitalist sömürüyü her tarafa götürmüş oldu.

Böylece kapitalist üretim ilişkileri Türk devlet sınırları içinde egemen hale geldi. Kapitalist üretim ilişkileri, farklı ulusları ve ulusal toplulukları aynı pazar ağına soktu. Tüm uluslardan ve ulusal topluluklardan emekçiler aynı üretim ilişkileri içinde ve karşılıklı bağımlılık halinde, sanayi, ticaret ve üretimin diğer tüm alanlarında biraraya geldiler.

Öte yandan farlı uluslardan ve ulusal topluluklardan emekçileri bir araya getiren kapitalist gelişme farklı uluslardan burjuvaları da aynı sınıf çıkarları temelinde biraraya getirdi. Türk devleti sınırları içinde, farklı uluslardan ve ulusal topluluklardan emekçilerin bir kutupta, burjuvaların öteki kutupla toplaşması Kürt ulusunun ve diğer ulusal topluluk halklarının ulusal kurtuluş mücadelesine toplumsal kurtuluş yönü de katmış oldu.

Bütün bu nesnel gelişmeler, doğruluğu kanıtlanabilir somut olgular bir dönem birbirinden ayrı gelişen devrim dinamizmlerini tek bir devrim dinamizminde birleştirdi. Bu, Kürt halkının Kürt ulusu adına kendi kaderini tayin etme mücadelesinin -ayrılıp kendi devletini kurma hakkı dahil- ortadan kalktığı ya da önemini kaybettiği anlamına gelmez. Şu anlama gelir ki, bütün bu nesnel değişimler sonucu, Kürt halkının ulusal kurtuluş mücadelesi toplumsal kurtuluş mücadelesinin kopmaz bir parçası haline gelmiştir ve bu mücadelenin zaferiyle birlikte Kürt halkının ulusal ve sınıfsal kurtuluş mücadelesi zafere ulaşacaktır.

Sadece Türkiye ve Kürdistan’da değil ama artık dünyanın neredeyse her köşesinde ulusal kurtuluş mücadelelerini toplumsal kurtuluş mücadelelerine yakınlaştıran, birleştiren başka temel faktörler de var. Emperyalizmin kapitalist üretim ilişkilerini dünyanın her tarafına taşıyarak geliştirmesi, kapitalizmin ulusları sınıflara ayrıştırması, emperyalizmin bütün ulusları ezen ve ezilen uluslar olarak ayırması, dolayısıyla ezilen ulusların ulusal kurtuluş mücadelelerinin hem emperyalizmi hem de kapitalist üretim ilişkilerini hedef almak zorunda kalmaları ve en sonu, Büyük Ekim Sosyalist Devrimiyle birlikte toplumsal devrimler çağının başlaması gibi faktörler. Bütün bunlar üzerinde ayrı ayrı durulması gereken faktörlerdir.

Sonuçta, sermaye sınıfı ve devleti, tüm uluslardan, buna şüphesiz Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri dahil, işçi ve emekçilerin ortak düşmanıdır. Düşman ortak ve tektir: Sermaye sınıfı ve Türk faşist devleti.

Bütün bunlar Türkiye ve Kürdistan devriminin birleşik karakterinin maddi koşullarıdır.