Birleşik Devrimi Örgütlemek

Birleşik Devrimi Örgütlemek

Türkiye ve  Kuzey Kürdistan coğrafyasında yaşanan gelişmeler düşünüldüğünde, birleşik devrimin güncelliği her geçen gün kendini daha yakıcı bir ihtiyaç olarak göstermektedir. En genel anlamıyla birleşik devrim güçlerinin rollerinin stratejik önemi kadar aynı zamanda taktik planda izlenecek yönteme dair bir değerlendirme bu güncelliği daha ayrıntılı açıklayacaktır.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan planında yaşanan gelişmeler düşünüldüğünde devrim ve karşı devrim güçlerinin pozisyonları daha net bir şekilde belirginlik kazanmaktadır. AKP-MHP faşist iktidarı bölge ve ülke topraklarında sistematik bir savaş siyaseti izlemektedir. Bu faşist ittifak ancak bu savaş siyasetini yürüttüğü sürece yan yana duracaktır. Savaş siyasetinin uygulamada başarısızlığa uğraması en genel anlamıyla ittifakın dağılması anlamına gelecektir. Ancak şu noktayı da belirtmeden geçemeyiz; faşist ittifakın yenilgisi aynı zamanda önemli devrimci olanakları açığa çıkartacaktır. Bu yönüyle karşı devrimci güçlerle mücadele beraberinde devrimci güçlerin konumlanmasının da netleştirmesini zorunlu kılmaktadır.

AKP-MHP faşist iktidarı Lozan’ın 100. yılına yaklaşırken bu anlaşmayı var eden temel mantığı sürdürmektedir. Antlaşmanın genel mantığı dört parça Kürdistan’da sömürgeleştirme siyasetinin resmileştirme üzerine kurulmuştur. Bu gün iktidar tarafından izlenen politikalar bu antlaşmanın mantığının devamı niteliğindedir. Dört parça Kürdistan’da Kürtlerin elde ettiği her türlü kazanımın karşısında konumlanma esasen kendisine Lozan Antlaşması’ndan meşruiyet alanı bulmaktadır.

Faşist iktidar kendisini bölgede Kürtlere karşı mücadele temelinde var etmektedir. Kürt halkının bütün kazanımlarına karşı olan ve özel olarak PKK hareketinin tasfiyesine yoğunlaşmış pozisyondadır. Devlet bütün mali imkanlarını ve insan kaynaklarını anti-gerilla savaşı temelinde seferber etmektedir. Gerilla güçlerinin yenilgiye uğratılması ülke ve bölge planında karşı devrim güçleri açısından büyük bir zafer olarak planlanmaktadır. Faşist iktidarın bugün için en stratejik yönelimi Kürt Özgürlük Hareketi’ni yenilgiye uğratmaktır. Bu temelde gerillanın bulunduğu bütün alanlara bütün imkanlarını kullanarak saldırmaktadır. Bunun karşısında gerilla cephesinde görkemli bir direniş gösterilmektedir. Ülke içinde ve dışında gerilla güçleri tarihi bir direnişe imza atmaktadır.

Kuzey Kürdistan coğrafyasında gerilla güçleri faşizmin bütün kara propagandasına rağmen tarihsel bir direniş göstermektedir. Gerilla gösterdiği direniş ve artırdığı askeri eylemlerle faşist iktidara önemli kayıplar verdirilmektedir. Faşist iktidarın bu alandaki stratejisi gerilla güçlerini izole ederek halk ile olan bağlantılarını kopartıp onları tasfiye etmektir. Bu temelde gerilla güçlerine dönük parça parça operasyonlar düzenleyerek onları zayıflatma yöntemi izlemektedir. Aynı zamanda halkı örgütsüzleştirme ve onu ajanlaştırma pratiğini hedeflemektedir. Bu yönüyle Kürt halkının onuru ve iradesini kırma çabası içerisindedir.

Başur Kürdistan’da ise faşist iktidar işgal siyasetini derinleştirmekte KDP ile kurulan ittifak temelinde gerilla güçlerinin bulunduğu Medya Savunma Alanlarını kuşatma pratiği içindedir. Bu yönüyle KDP’nin buradaki işbirlikçi rolü önemlidir. Güney Kürdistan topraklarını işgal eden Faşist devlet KDP’nin işbirlikçi siyaseti ile kendine meşruiyet yaratmaktadır. Kürdistan halkının onurlu duruşunu yok sayan bu yaklaşım işgalci Türk devleti’ne meşruiyet kazandırmaktadır.

Faşist iktidar, işgal saldırılarıyla aynı zamanda olası İran Savaşı öncesi bölgede yeni bir konumlanma içerisine girmektedir. İran ile yaşanacak bir çatışma durumunda ABD emperyalizmi safında yer tutarak İran toprakları içerisinde Suriye İç Savaşı’nda olduğu gibi bir yayılma alanı arayışı içerisindedir. Buradaki genel stratejisi yine Kürt halkının ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin kazanımlar elde etmemesi şeklindedir.

Olası İran işgalinde ilk hedeflenecek alanların başında Rojhelat Kürdistan’ı vardır. Faşist iktidar burada Rojava’da olduğu gibi cihatçı selefi çeteler aracılığıyla yerleşme siyasetini izleyecektir.

Rojava’ya dönük işgal saldırıları da devam etmektedir. Faşist iktidar Serakaniye-Gri Spi hattında işgal hareketi sonrasında yeni işgal pratiklerine hazırlanmaktadır. Buradaki temel politikası Rojava Devrimi’ni boğmak ve Kürt hareketinin tarihsel kazanımlarını gasp etmektir. Rojava’daki  işgal saldırılarında Türk devleti’nin desteklediği çeteler etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Bu çeteler Türk devleti açısından bölgesel düzeyde yürütülen savaşlarda kullanılan bir milis gücüne dönüşmüş bulunmaktadır. Rojava işgali aynı zamanda Kürt halkına dönük faşist iktidar tarafından ilan edilen topyekün savaşın stratejik bir hamlesi olabilir. Bu yönüyle özellikle Rojava Devrimi’nde stratejik bir öneme sahip olan Kobane, faşist iktidar tarafından hedeflenebilir. Faşist iktidar, bu işgal saldırıları sırasında özellikle ABD-Rusya ekseni arasında yaşanan çatışmalı durumdan da faydalanmaktadır. İki eksen arasındaki mücadelede güçlerin varlığını kendi siyasetini yürütmede nötrleyici bir etken olarak kullanmaktadır.

İdlip, faşist iktidarın işgal hareketini yürüttüğü coğrafyalardan bir diğeridir. Bu hatta genel politika, çeteleri bir merkezde toplamak ve onları faşizmin bölge düzeyinde yürüteceği askeri maceralarda kullanılacak bir piyon haline getirmektir. Bu temelde İdlip’te Türk Devleti’nin ciddi bir askeri hazırlığı vardır. Bu hazırlık temelinde Suriye Devleti ve müttefikleriyle kapsamlı bir çatışma içerisine girilmesi öngörülen bir gelişmedir.

İşgalci Türk Devleti Azez, Cerablus, Bab, Serakaniye ve Gri Spi hattında Suriye lirası yerine Türk lirası kullandırmaya başlamıştır. Suriye lirasının, ABD yaptırımları karşısında istikrarsızlığını gerekçe gösteren bu girişimler fiilen Suriye topraklarının işgalinin kurumsallaşması anlamına gelmektedir.

Doğu Akdeniz’de Kıbrıs Rum Kesimi ile petrol ve doğalgaz arama konusunda yaşanan gerilim ciddi bir mücadeleye dönüşmüş bulunuyor. Rum Kesimi ile başlayıp  Yunanistan Devleti ile devam eden gerilim faşist iktidarın, bölgesel olarak güç odağı olma konumunu tahkim etme arayışıdır. Bölgede çıkartılan petrol ve doğalgaz faşist iktidarın iştahını kabartmakta aynı zamanda tarihsel olarak kışkırtılan ırkçı yönelimlerle birleşmektedir. Aynı zamanda Türk devletinin yaptığı petrol arama faaliyetleri Akdeniz ve Ege hattında yaygınlaştıkça bu gerilim daha da tırmanacaktır.

Libya’da yaşanan gelişmelerde faşist iktidarın  yukarıdaki yönelimleri ilişkili bir şekilde gelişmektedir. Libya’nın petrol ve doğalgaz kaynakları faşist iktidarın iştahını kabartmaktadır. Bu temelde Trablus hükümetiyle anlaşmalar yapan ve askeri planda ona açık destek veren faşist iktidar buradaki varlığı ile Libya’da hegemonyasını güçlendirme arayışı içerisindedir. Bu temelde İdlip hattında bulunan çeteleri Libya’da vatandaşlık ve yüksek maaş vaadiyle savaştırmaktadır. Libya ile yapılan kıta sahanlığı anlaşması aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki hegemonya mücadelesi ile birleşmektedir. Faşist iktidar bu temelde yıkılma noktasına kadar gerilemiş olan Trablus hükümetini askeri açıdan destekleyerek, onun iç savaş içerisinde bir denge oluşturmasını sağlamıştır. Bu denge durumunu Hafter  güçlerinin aleyhine daha da derinleştirmek faşist iktidarın hedefidir. Bu konuda özellikle Sitrre-Cuffa hattına dönük saldırı girişimleri Libya petrolünü ele geçirme hamlesidir. Esasen Rusya, Fransa, Mısır, Yunanistan ve Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere birçok  devletle karşı karşıya gelme anlamına gelmektedir.  Erdoğan, bütün bu güçlerle çatışarak kendisine Libya’da  güçlü bir konum elde etme arayışı içindedir.  Libya’da bir bölgesel savaş ortamı yaratan bu gelişmeler faşist iktidarın Ortadoğu coğrafyasında nasıl bir istikrarsızlık kaynağı olduğunun kanıtıdır.

Faşist iktidar Libya sonrasında Yemen başta olmak üzere birçok Ortadoğu ülkesine dönük benzer planlamalar içerisindedir. En genel anlamıyla bir yeni Osmanlıcılık yönelimi içerisinde olan Türk devleti bölgede sürekli bir savaş ve gerilim ortamını sürekli kılmaktadır.

Ermenistan-Azerbaycan arasında yaşanan çatışmalarda yine Türk Devleti tarafından bilinçli bir şekilde kışkırtılmaktadır. Ermeni halkına karşı  tarihsel bir düşmanlık iklimini kışkırtan faşist iktidar bu temelde kendisine yeni bir yayılma alanı yaratma arayışı içerisindedir.

Faşist iktidar, dış politikada bütün bu saldırgan yönelimleri ülke içerisinde de işçi sınıfı ve ezilenlere dönük bir saldırı konseptiyle eş güdümlü ilerlemektedir. Bölge düzeyinde işgal ve saldırı arayışında olan faşist iktidar ülke içerisinde her türlü hak arama mücadelesini en sert şekilde ezme politikası yürütmektedir. Bu temelde dış politikada işgal ve savaş siyaseti yürüten iktidar iç politikada kendisine dikensiz gül bahçesi yaratmaya çalışmaktadır. Her türlü muhalif sesin susturulduğu ve baskı altına alındığı bir siyasal topografya ülkeye hakim kılınmaya çalışılmaktadır.

Faşizmin Kürt halkına dönük savaş politikaları ve  maceracı dış politika adımları  beraberinde kapsamlı bir askeri harcama bütçesi yaratmaktadır. Resmi olarak 20 milyar dolarlık bir askeri harcama bütçesi faşist iktidarın bütçesinde önemli bir kaleme tekabül etmektedir. Bunun yanı sıra AKP iktidarının ayakta kalmak için sağlık ve sosyal politikalar alanında yaptığı harcamalar bütçede önemli bir kaleme karşılık gelmektedir. Kendisine yakın sermaye odaklarını destekleme yönünde yapılan plansız inşaat projeleri yine Türkiye ekonomisinde önemli bir bütçe kalemini oluşturmaktadır.

Yılın ilk 7 ayında bütçe açığı 150 milyar Türk lirasına yaklaşmıştır. Bu toplam yıllık bütçenin % 10’u geçmektedir. Var olan bütçe açığını kapatmak için hükümet sürekli olarak karşılıksız para basmaktadır. Bu durumda beraberinde ülke içerisinde bir döviz çıktısı yoğunlaşması yaratmaktadır. Bu durum karşısında Swap anlaşmalarıyla sorunu geçiştiren faşist iktidar altın rezervleri dışında Merkez Bankası bünyesinde devletin döviz rezervlerini sıfırlamış bulunuyor.

Yabancı sermayenin Türkiye’yi tercih etmemeye başlaması aynı zamanda ülkede döviz çıkışının yoğunlaşması, bu krizi daha da derinleştirmektedir. Faşist iktidar, palyatif müdahalelerle sorunu ötelemeye çalışsa da sorun her geçen gün daha da büyümektedir.

20 yıla yaklaşan iktidarı boyunca AKP iktidarı devlete ait olan bütün kar eden kurumları sattığı için elinde para değeri olan satacak çok az şeyi kalmıştır. Daha önceki dönemde turizm ve inşaat sektörüne dayanarak ayakta kalma arayışında olan faşist iktidar, pandemi sonrası gelişmelerle birlikte bu olanaklardan da mahrum kalmıştır. Yabancı turistin gelişi konusunda özellikle pandemi sonrası dönemde bir hareketlilik yaşanmaktadır. Aynı zamanda Türk dış politikasının gerilimli siyaseti özellikle Avrupa ülkelerinden doğru turist gelişi konusunda da ciddi bir düşüş yaratmış durumdadır. Yılda 50 milyar civarında bir bütçe girdisi yaratan turizm bu alanda geçmiş yılların çok gerisine düşecek gibi görünmektedir. İnşaat sektöründe ise çok ciddi bir gerileme mevcuttur. Hali hazırda geçmiş projeler bitirilmekte zorlanmakta yeni proje yapımında çok zorlanmaktadır.

Bütün bu gelişmeler karşısında faşist iktidarın çözümü, krizin faturasını daha fazla işçi ve emekçi kesimlere yüklemektir. Tam da bu noktada kıdem tazminatının gasp edilmesine dönük girişimleri buradan doğru okumak gerekmektedir. İktidar kıdem tazminatını yağmayarak onun gelirini sermaye kesimleriyle bölüşerek işçi sınıfının tarihsel kazanımını elinden almaya çalışmaktadır.

Aynı zamanda ülkede yaşanan pandemi süreci zaten kötü olan ülke ekonomisini daha da kötü bir hale getirmiş bulunuyor. İşsizlikte ciddi bir artış var ve aynı zamanda işçi ücretlerinde de ciddi bir düşüş yaşanmaktadır. Bu yaşanırken enflasyonda ise ciddi bir artış yaşanmaktadır. İktidara yakın kuruluşlar rakamlarla oynayarak durumu iyimser göstermeye çalışsa da durum hiç de öyle değildir. Temel gıdalarda ciddi bir fiyat artışı var aynı zamanda çalışanların ücretleri aynı oranda artmadığı için işçi ve emekçiler için bu krizin etkileri her geçen gün daha da hissedilir hale gelmektedir.

Birbirinden bağımsız şekilde gelişen işçi direnişleri ve tepki eylemleri faşist iktidarın emek düşmanı politikaları karşısında sınıf cephesinden gelişen kendiliğinden eylemlerdir.

Kadınlara dönük faşist iktidarın baskıları ekonomik sömürünün yanı sıra erkek egemen bir iktidarın toplumsal hayatın tamamında uyguladığı baskılarla birleşince daha da katmerli bir hal almaktadır. Muhafazakar, milliyetçi ve erkek egemen bir söyleme sahip olan faşist rejim, kadınların elindeki bütün kazanımları hedef almaktadır. Bu noktada özellikle ülkede artan kadın cinayetleri karşısında timsah gözyaşları döken Erdoğan ve hempaları aslında yürüttükleri faşist politikalarla bu katliamın beslendiği fikri arka planı üretmektedir. Erkek egemen iktidar, faşist politikaların yürütücüsü, toplumsal cinsiyet rollerini sürekli olarak tahkim etmektedir.  Artan kadın cinayetleri ve devletin buradaki katilleri koruyan rolü, kadınlar cephesinde büyük bir öfke yaratmaktadır.

Faşist iktidar bütün toplum hayatına nüfuz etme ve kendisine direniş gösterebilecek her kesimi tasfiye etme siyaseti izlemektedir. Son olarak hazırlanan Çoklu Baro Yasası, böyle bir mantığın ürünüdür. Faşist iktidarın politikalarına karşı çıkan barolar, iktidar tarafından hedef alınarak zayıflatılmakta ve içleri boşaltılmaktadır. İktidara muhalif olan ve faşist politikalara karşı çıkan barolar bu şekilde işlevsiz kılınmak istenmektedir. Bu durum karşısında avukatların örgütlediği eylemler, iktidarın baskı ve yasaklarıyla karşılaşmıştır.

Son olarak faşist iktidarın, Ayasofya’yı cami olarak ibadete açma hamlesi iktidarın faşist ideoloji temelinde ürettiği yeni bir fetih ritüelidir. Kendisini adeta bir Osmanlı halifesi olarak göstermek isteyen Tayyip Erdoğan bu tür ritüellerle kendi iktidarının meşruiyetini artırıcı girişimler peşinde koşmaktadır. Yine Ayasofya’da kılınan Cuma namazında, namaz kıldıran imamın kılıç taşıması ve yeşil şeriat bayrağı açılması faşist iktidarın iktidarını güçlendirici ritüel arayışlarıdır. Bundan birkaç yıl önce Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılmasına provokasyon diyen iktidarın, bugün bu hamleleri onun sıkıştığının ve yeni meşruiyetini artırıcı ritüeller  arayışı içinde olduğunu göstermektedir.

Faşist rejim sözcüleri tarafından sık sık dillendirilen en büyük korkulardan biri Gezi Direnişi benzeri bir ayaklanma korkusudur. İktidar cephesinden sürekli olarak böylesi bir ayaklanmanın çok sert bir şekilde bastırılacağı propagandası yapılmaktadır. İktidarda, mevcut iktidarı sarsacak bir ayaklanmanın korkusu çok yoğun bir şekilde dillendirilmektedir. Özellikle paramiliter güçler konusunda önemli bir takım hazırlıklar yapan faşist rejim özellikle Suriye İç Savaşı’nda yönlendirdiği çeteleri de böylesi bir iç savaş sürecinde değerlendirecektir.

Birleşik devrim güçleri açısından süreç birçok olanağı barındırmaktadır. Her şeyden önce  geniş halk kesimleri açısından büyük bir rahatsızlık yaşanmaktadır. Faşist iktidarın meşruiyeti, ülkenin yarısı açısından tartışmalıdır. Kürt halkının temsilcilerine dönük yapılan bütün baskılara rağmen halkın genel politik eğiliminde bir değişiklik olmamaktadır. Ancak faşist baskılar kitlelerin yaygın bir şekilde sokağa çıkıp harekete geçmesini şimdilik engellemektedir.

Her şeyden önce faşist iktidarı yenilgiye uğratacak olan tek tutarlı güç birleşik devrim güçleridir. Yaşanan ekonomik sıkıntılar ve savaş politikaları sonucu yıpranan iktidarın geleceği birleşik devrim güçlerinin örgütlenme düzeyine bağlıdır.

Mevcut konjonktürde faşist iktidarın, PKK örgütlülüğüne dönük olarak yürüttüğü savaş Kuzey Kürdistan’da, Güney Kürdistan’da ve Rojava’da değişik düzeylerde yürümektedir. Faşizm bu savaşı bir Türk-Kürt savaşına dönüştürerek kazanma stratejisi uygulamaktadır. Esas olarak bu savaşta faşist iktidarın yenilmesi ancak birleşik devrim güçlerinin daha fazla inisiyatif almasıyla mümkün olacaktır. Bu temelde devrimci savaşı Türkiye topraklarına taşımak  temel stratejimizdir. Birleşik devrim güçleri bu temelde bütün olanaklarını seferber etmelidir. Faşizmin saldırıları karşısında batıda savaşın gelişeceği ikinci bir cephe açmak birleşik devrim güçlerinin temel görevidir.

Türkiye cephesinde işçi sınıfını, kadınları ,gençleri ve ezilenlerin taleplerini içeren bir birleşik devrim mücadele hattı örülmek zorundadır. Faşist iktidarın en büyük korkusu bu temelde Türkiye işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesiyle Kürdistan devriminin mücadelesinin ortak bir birleşik devrim hattında buluşmasıdır. Bu yönüyle Türkiye devrimi ile Kürdistan devriminin iç içe geçmiş olması iki devrim dinamiğinin birleşik devrim pratiğinde birleşmesini zorunlu kılmaktadır. Faşist iktidarı yıkacak olan en temel strateji, iki devrim dinamiğinin birleşik devrim pratiğinde buluşmasıdır.

Birleşik devrim pratiğinin örgütlenmesi için Türkiye coğrafyasında askeri eylemler örgütlemek, milis eylemlerini daha da güçlendirmek ve kitle mücadelesini militan meşru bir hatta derinleştirmek temel stratejimiz olmalıdır.  Bu eylem hatlarının birbirini güçlendiren bir çerçevede örgütlenmesi faşist iktidarın yarattığı korku ve tasfiye atmosferini dağıtacaktır. Devrimci güçler, yeniden daha güçlü bir hatta inisiyatif kazanacak ve bu inisiyatif temelinde faşist iktidarın yenilgisine gidecek yolun önünü açmış olacaktır.

İşçi sınıfı, kendisine dönük olarak dayatılan sömürü politikaları karşısında birbirinden bağımsız bir şekilde direniş refleksleri göstermektedir. Birleşik devrim güçleri, onların birbirinden bağımsız olarak örgütlediği direniş pratiklerini politikleştirerek, faşizmden hesap soran bir çerçevede büyütmelidir. Bu temelde faşizmin yürüttüğü kirli savaş politikalarının ve neo-liberal sömürü siyasetinin teşhir edilmesi kritik bir öneme sahiptir. Sınıfın kendiliğinden eylemleri ve direnişleri kendi başına bir rahatsızlığı ifade eder ancak asla faşist iktidarı yıkıma götürecek örgütlü müdahale koşulunu yaratamaz. Bu mücadele, devrimci örgütler öncülüğünde yürütülecek bir mücadeledir. Bu temelde sınıf hareketini güçlü bir şekilde örgütlemek  ve birleşik devrim güçleriyle ilişkilendirmek birleşik devrim bileşenlerinin temel görevlerinden biridir.