Kapitalist Eğemenliğin Sembolleri Devriliyor

Kapitalist Eğemenliğin Sembolleri Devriliyor

Ayak takımı dediğiniz, kaba saba erkekler ve kadınlardır. Onların na-sırlı ellerinden ve hoyratlıklarından söz eden edebiyat eserleri çoğunluğa hoş gelir. Ama iş edebiyattan gerçek hayata geldiğinde durum değişir, türlü çeşitli hassasiyetler ve mızıldanmalar baş gösterir. Evet, “vandalizm” suçlamaların-dan, “haklıyken haksız yere düşme” sızlanmalarından, “ölçüyü aşma” şikayetlenmelerinden, “sanata saldırı” uyarılarından bahsediyoruz. Ayaklanan ayak takımı “ulu kişilerin” heykellerini ardı ardına devirirken, fonda hep aynı sızlanmalar… Orta sınıf sızlanmalarıdır bunlar. Ama bu aynı orta sınıflar, Sovyetlerde indirilen Lenin ve Stalin heykellerinin arkasından ağlamamışlardı. O heykellerde sanatsal bir yön görememiş olmalarından mı, yoksa Kolomb yahut 2.Leopold babalarının oğlu olduğu için midir bilinmez, o zaman benzer hassasiyet göstermemişlerdi.Lafı uzatmanın anlamı yok. Bu meseleler sanatsal, estetik, şehircilik ya da çevre düzenlemesiyle ilgili meseleler değildir. Tamamen politiktir. Ayaklanan halklar “kahrolsun sanat” diye meydanlara akıp heykelleri indirmiyor yahut müzelere falan saldırmıyorlar. Sanat, estetik vb tartışmanın, konuyu oraya buraya çekmenin ale-mi yok. Özellikle isyan anlarında iki dünya çıplak biçimde karşı karşıya geliyor. Eski dünya ile yeni dünya, ezenler ile ezilenler meydana çıkıp çarpışıyor. Olan şey budur ve herkes bu açık konumlanışa göre safını be-lirlemeli. Bütün dünya meydanlarını dolduran heykeller, esas olarak, egemen sınfın egemenliğinin figürleridir.

Heykeli dikilmiş adamlar (kadın heykeli yok denecek kadar azdır), egemen sınıfın tarihsel, politik ve kültürel hegemonyasının sembolleridir. Ve ne zaman, nerede bir isyan patlasa, yüzyılların birikmiş öfkesini paratoner gibi üzerlerine çeker bu semboller.

Burada anlaşılmayacak bir şey var mı? Biz, ayaklanan yığınların önüne, mesela zindanları yıkma hedefi gibi bir “heykelleri yıkma” hedefi koymayı aklımızdan bile geçirmeyiz, ama halkın öfkesi bu egemenlik sembollerine yöneldiğinde, ne göğsümüzü siper eder ne de arkalarından ağlarız. Kapitalist-emperyalist egemenliğin sembolleri sadece heykeller değildir elbet.

Ayaklanan halkların yöneldiği hedeflere bakın, tüm bu egemenliğin, zenginliğin, baskının sembollerini göreceksiniz. Lübnan’da birkaç gün önce yakılan merkez bankası, Şili halkının yaktığı telekomünikasyon şirketinin gökdeleni, Mineapolis’te katil polisin yakılan karakol binası, son dönemde bu tür sembollerin öfke ateşinden nasibini alan bir kaçı. Lüks araba ve başka markaların mağazalarına yönelik saldırılar, hemen her isyandan nasibini alan bankalar ve ATM’ler de aynı şekilde değerlendirilmeli.

Tüm bunlar, ezilen halkların gözünde, bir ömür çektikleri acıların, yoksulluğun, baskıların sembolleridir. Burjuvalar feryat figan bağırıyor “yağma yapıyorlar” diye. Özel mülkiyetin kutsal dokunulmazlığına iman etmiş orta sınıflar da kınıyorlar hemen “yağmacı”ları. Oysa kimin gerçekte yağmacı olduğunu herkes biliyor. Yağma denince, bizim aklımıza şu heykeli yıkılan büyük kaşif Kolomb ve onun arkasındaki efendileri, Avrupalı hazretler geliyor mesela… Ya da Afrin’in çalınan zeytinleri… Halep’ten sökülüp Antep’te satılan fabrika parçaları… 90’ların başında boydan boya talan edilen Sovyetler, Romanya, Bulgaristan ve diğerleri…

Ama orta sınıf hassasiyetleri böyle şeylere takılmaz. Ne bir Kürdün yağmalanan memleketine takılır gözleri, ne de işçinin bir ömür yağmalanan hayatına, alınterine. Evsiz bir adam ki, gece bir mağazanın önündeki rüzgardan korunaklı bölgede yatmasına bile izin verilmemiştir. İsyan patladığında o adam vitrini kırıp bir telefon alıyor-sa oradan ve sizin hassasiyetiniz ilk manzarada değil de ikincide tutuyorsa, hayır, yağma yok, özel mülkiyete saldırıdır bu.

Gayet anlaşılırdır. Bu konuya da heykeller meselesindeki gibi yaklaşacağız. Kimseyi böyle şeylere yönlendirmez ve özendirmeyiz ama “yağma yapıyorlar” diye de göğsümüzü parçalarcasına bağırmayız. Aslında şundan bahsetmeliyiz: ayaklanma ve devrimler estetik işler değildir, düzenden ziyade düzensizlik hatta kargaşa yanı ağır basan şiddet eylemleridir. İsyanlar, ayaklanmalar yılların birikmiş öfkesinin patlama anlarıdır. Ayaklanma patladığında düzen aramak, “aşırılıklara” karşı çıkmak, işin sağını solunu didiklemek, sağduyuya davet etmek vb. orta sınıf davranışıdır. Bizim işimiz ateşi körüklemek ve en kestirme yoldan hedefe yönlendirmek olacaktır.

Eski dünyayı yıkıp yenisini kurmak, yani devrim, steril bir ortamda yapılmaz. Elinize ameliyat eldivenleri yüzünüze koruyucu maske takıp, hiç bir şeye bulaşmadan, hoşunuza gitmeyen hiç bir şeye dokunmadan üstesinden gelinecek bir iş değildir devrim.Ezilen halkların öfkesi patlamış, bentleri yıkarak taşıyorsa, yüzyılların kapitalist egemenliğinin mabedleri ve tüm sembolleri bir bir devriliyor, alevler içinde kalıyorsa ve düşman öfkeden kuduruyorsa, demek ki doğru yoldayız.