Şeyh Sait ayaklanması üzerine

Şeyh Sait ayaklanması üzerine

Şey Sait isyanını her çevre anlayış kendi ideolojik bakışıyla ele alır, değerlendirir. Ancak isyan yılların tarihselliğine bakıp değerlendirmekte fayda var.

Osmanlı dönemin son yüzyıllını saymasak Kürtler Osmanlıda hep özerk yönetimlere sahipti. En büyük sorun Kürtlerin kendi içinde birlik olamama sorunuydu. Ehmedi Xaninin deyimiyle ikinci üçüncü başlar vardı bir başa geçecek baş yoktu. Yavuz Sultan selimin beyaz boş mühürlü kağıdın altına turamı basarım yeter ki Kürdistan beyler beyi seçin önerisi 15 yüzyıldan kabul edilmeyip günümüze kadar gelen olumsuz durumdu. Yavuz sultan Selim’in bu önerisine başta İdrisi Bitlisi ve o dönemin aşiretleri tarafında kabul görülmeyen ret edilen teklif olmaktaydı.

Kürt beylerin uzlaştığı, halife olan Osmanlı sancağı altında yaşamaktır. 18 yüzyılla gelindiğinde koşullar değişmiş, güçlü olan Osmanlı yerini hasta olan Osmanlıya bırakmıştı. Başta balkan savaşları olmak üzere tek tek ulusal kurtuluş hareketleri, denetimindeki topraklarını kaybetmesine sebep olurken, Kürtleri zaptı raptı altına alıp yönetmek sömürmek tek çıkar yol sayılmaktaydı. Birinci dünya savaşında yanlış müttefik tercihi de Osmanlı bitişine tuz biber olmaktaydı.

1876 da Abdülhamit döneminde ilk meşrutiyetin ilanıyla yavaş yavaş kanuni esasiyle kendini reforma etme çabası içine girse de, Abdülhamit’in baskıcı yönetimi altında akamette uğraya uğraya ancak 1908 ikinci meşrutiyetle kanuni esasiye sonuç vermişti. Türkçü Turancı eğilim öne çıktıkça bu kez ırkçı bir Türkçülük halklara nefes aldıramaz olmaktaydı. Türkten başka Anadolu Mezopotamya coğrafyasında yaşamaya hak verilmez olmaktaydı. Ermeni, Asuri, Rum, Pomak, Patnos, Araplar ya kanlı kılıç darbeleriyle yok edilmekteydi ya da boyun eğdirilerek teslim alınmaktaydı. Kürtleri, Osmanlı Müslüman saydıklarında gâvur saydıklarıyla aynı muameleyi farklı uygulamaktaydı. Suni Kürtleri yedeğine alan, Ezidi, Alevi

Kürtleri katleden ya da kürdü kürde düşürerek zayıf durumda tutmak Osmanlı devletin ve sonrası kurulacak TC devletin belirleyici ortak politikası olmaktaydı. Kürtlerin birlik olamama durumunu bu çelişkileri kaşımak, kürdü kürde kırdırmak Osmanlı, TC için daha kolay olmaktaydı. Kürtlerin kendi arasındaki güven bağını zayıflığı, Hamidiye alaylarıyla daha tamiri zor bir duruma getirmiştir.  Kürtlerin eliyle gavur saydığı halklar yanında, Kızılbaş kürdü, şeytan tapıcı nitelendirilen Ezidi Kürdünü öldürmek Hamidiye alayların Osmanlı adına işi olmaktaydı. Tam anlamıyla İngilizlerin parçala böl yönet siyaseti  kürt eliyle çatır çatır çalışır olmaktaydı. Tüm bu birikmiş güvensizlik ortamından 1925 Şeyh Sait isyanı patlak vermekteydi. Bu güvensizlik nedeniyledir ki Vartonun Hormek aşretleri, dersimin Alevileri, Middiyatlı kürt Cumo Seyh saitte arka çıkmayarak yalnız bırakmışlardır. Bu yalnız bırakış sebebiyledir ki, isyan ancak üç ay devam etmiş ve en son Şeyh Saitt’tin akrabası Türk devletin ajanı Cibranli aşiretinde emekli binbaşı Kemal Ataç yardımıyla Varto Abdurrahman paşa köprüsünde 39 savaşçısıyla esir düşerek hareketin öncüsüz kalmasına, dağılmasına neden olmuştur.

Kasrı şirin anlaşmasından bu yana hiçbir zaman Osmanlılar ve bugünün TC yönetimi Kürdistanı ayrı  bir ülke kabul etmedi. Kürdü ayrı halk kabul etmedi. Tebaamızsınız, uyruğumuzsunuz, elhamadullah Müslüman din kardeşiyle biriz denilerek yaklaşıldı. Böyle olunca Kürtlerin meşru direnişleri ayaklanmaları her daim ayrılıkçı, yabancıların kışkırtması, bölücü, terörist, şaki nitelenir olmaktaydı. Olmaktadır. Kürtleri katletmek bu anlamda kendi varlık bekası sayılmaktalar. Kürdü öldür yaşa politikası mevcut 90 yıllık TC ve öncesi Osmanlı yönetimleri için hep tercih edilen yol olmuştur. Kürdün varlığını dünden bugüne kendi varlığı önünde tehlike sayarak kürdü katletmek kendileri için varlık yokluk nedeni saymaktalar. Bu hafıza, Osmanlıdan günümüze gelen devlettin ortak hafızasıdır. Bu hafıza ya da zihniyet her halk ulusa tahammül sınırında mesafeli dururken, Kürt söz konusu olunca tahammülsüz kıyıcı olabilme hafızasıdır. Şeyh Sait isyanında bu minvalde değerlendirmek gerek. Yeni doğuş yapmış TC ‘nin Şeyh Sait isyanını Kürtler için ayaklanma değil de, İngiliz ajanı, İngilizlerin kışkırtma oyunu şeklinde nitelendirmesi de kolay olmaktaydı. Üzücü olan durum hala günümüzde de bazı değerlendirmelerin bu şekilde oluşudur. Böyle değerlendirilirse elbet bir gecede Şeyh Sait’tin 47 arkadaşıyla idam edilmesi de ihya edilmekte, Türkiye cumhuriyetin bu katliamı makbul görülür olmaktadır. Şakiler temizlendi, genç cumhuriyetimiz tehlikeli durumda kurtuldu değerlendirmeleri, tam ırkçı değerlendirmelerdir. Bu değerlendirme içinde bulunan yalancı tarih çarpıtıcılar dinlemek, söylenenlere inanmak tam tarih çarpıtıcıların yemliğine düşmek olacaktır. Tarih çarpıtıcıları bu katliam başka yaptıkları katliamlar karşısında özeleştiri vereceklerine ya inkar etmekte ya da iyi oldu denilerek bu kanlı süreçleri kendi varlık yokluk nedeni saymaktalar. Bir nevi mecburduk yaptık diyerek odu bittiye getirmekteler.

Peki, Şeyh Sait isyanı gerçekten resmi devlet ağzıyla ifade edildiği gibimiydi. Kesinlikle değildi. Birinci dünya savaşında Osmanlının yanında en çok savaşan güç Kürt aşiret(lerin) gücüdür. Kürtler 1920 ve 23 arası hep Osmanlı ve onun devamcısı olan Kemal Atatürk yanında olmuşlardır. 1919’da müsteşar Kemal Atatürk samsuna çıkarken vatan diye be şey kalmadığını görüyor ve Kürt aşiretlere sığınmayı tek çare sayıyor. Kürtlere sığınarak ancak bir şeylerin kotaracağını görüyor. Bu görme anlama üzerine Diyarbakır,  Erzurum, Sivas çalışmalarına girişiyor. Erzurum Sivas kongre çalışmalarında Türkler yoktur. İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir v.b de yoktur. Doğuda Kürtler vardır. Batıda aydınlar, sosyalistler vardır. Kürtler doğuda lojistik sağlamakta, ev sahibi olmaktadır. Tıpkı 1070 te Malazgirt savaşında olduğu gibi, Silahlı güçleriyle Mustafa kemalin yanında yer almaktalar. Onu koruyan sahiplenen olmaktalar. Erzurum’daki 5. Kolordu Kazım Karabekir’in ordusu sayılmasa Osmanlı ordusu ortada yoktur. Erzurum Erzincan hattını Seyit Rıza Ruslara karşı savunmaktadır. Başarılı komutan oluşu nedeniyle takdir toplamakta, general unvanıyla taltif edilmektedir. 1937 de mahkemede ben General Rızo demesi bu anlamda boş değildir. Bu dönemde kalma bir hatırlatmadır. Kemal Atatürk ve ekibi iktidara palazlandıkça batılaşma adına tekçi ulus devlet eğilimini sağlama aldıkça daha önce katlettiklerine ek Kürtleri katletmeyi, yok saymayı, temel politik iktidar amaçları saymışlardı. Lozan anlaşması bu katletmenin mühürü olmuştur. Şeyh Sait isyan sebebi nedense TC’nin Kürde ihaneti şeklinde ele alınmamakta ve kürde mal ederek bu katliam ve başka katliamlar TC’nin meşru savunma hakkı sayılmaktadır. Gerici, ajan, işbirlikçi, şeriat isteyen, bölücü, şaki nitelendirilerek, ırkçı Türki cumhuriyet mutfağında pişirilip pişirilip 90 yıldır bu yalan yedirilmekte, insanların aklıyla oynanılmaktadır.

Şeyh Sait yenilgisi sonrasında ne oldu? Başta kendi kuruluş amacına ihanet edildi. Demokratik ulus rengi yerini tekçi ırkçı ulus devlette bıraktı. 90 yıldır tekçi ulus devlet bu ihanetle her insanın başına bela olan çeteciliğiyle kölelik dışında başka bir yaşam hakkı tanımamıştır. Talancılığı, yalancılığı, katliamcılığıyla 90 yıldır kan kusturmadığı kimseyi bırakmamıştır. Böyle bir devlette kurtulmak dün Şeyh Sait başkaldırısı için nasıl elzemse, bugünde elzemdir. Onurlu bir insan bu faşist devlet çatısı altında gün yüzü göreceğini sanmasın, bu devlette karşı çıkmak ret etmek insanım insan olmakta ısrarcıyım diyen herkesin görevidir. Türkiye cumhuriyetin tarihine tarihçilerine inanmamak bu direnişçilere karşı ahlaki vicdani bir sorumluluktur.

Bir an düşünelim. Kürtleri inkar eden politika devreye girmeseydi. Suphiler kabul görülseydi, İstanbul’da ki işçi sınıfın sendikal demokratik hakları devam etseydi, kadın hakları korunsaydı. Tahkiye zaviye kanunu yerine örgütlenmeyi demokratik hak kabul görülseydi bugün kü TC acaba böylemi olurdu. Elbet böyle olmazdı. Elbet Kürt isyanları olmaz. Suphiler katledilmez kendiyle barışık bir Türkiye karşımıza çıkmış olurdu. Yani Faşist bir Türkiye değil, Demokratik bir Türkiye olurdu. Bazen farkında olunmayarak egemen devletin ideolojik maniple argümanların tuzağına düşmüş olur, bu argümanları savunur duruma düşeriz. Devrimciler demokratlar tarihi değerlendirirken kırkı kırk kere ölçüp ona göre değerlendirme yapmalıdır. Hele Kürtler daha bir dikkatli olmak zorundadır. Çünkü Kürtlerin yazım tarihleri son eli yıllı saymazsak yok gibidir. Kürtlerle ilgili geçmişi yazanlar ya egemen işgalcilerdir. Ya da ajan Kürtlerdir. Böyle olunca biz Kürtler kendi geçmiş tarihimizi ele alırken asla kötüleme bir yere bağlamak zorunda kendimizi hissetmemeliyiz. Kendimize öz güvenle yaklaşmalı demokrat özgürlükçü dünya bakışımızla buluşturup öyle yazmalı, çizmeli, okumalıyız. Şeyh Sait ve başka kürt isyanlarını da bu bilinç sorumlulukla ele alıp değerlendirmek en doğru yaklaşım olacaktır.

Bu bilinç sorumlulukla, ilk önce 27 Mayıs 1925 te Seyit Abdülkadir ve 12 arkadaşının İstanbul’da tutuklanıp Amed’e getirilip idam edilmelerini başta anmak üzere, bir ay sonra 29 Haziran 1925 te Şeyh Sait ve 47 arkadaşın idamlarını nefretle bir daha kınadığımızı belirterek, Şeyh Sait’tin idam sehpasında haykırdığı sesini bugüne taşıyarak bir daha hatırlatmış olalım.

‘’Dünyadaki hayatımın sonuna geldim. Halkım için, kendimi feda ettiğimden dolayı pişmanlık duymuyorum. Yeter ki torunlarımız, düşman önünde bizi mahcup etmesinler’’

İdama giderken haykırdığı bu sözler torunları için bir talimat ve görev olarak bugün yerine getirilmekte, Şeyh Sait ve yoldaşları torunların yüreğinde bilincinde hep yaşayacaklardır. Bu torunlarının Dedelerine sözüdür. Bu söz her daim bilinçlerde yüreklerde yaşayacaktır.

Şehit Namırın