Demokratik Haklar Mücadelesi ve Magna Carta

Demokratik Haklar Mücadelesi ve Magna Carta

15 Haziran 2020, Latincede Magna Carta olarak adlandırılan Büyük Ferman’ın 805. yıldönümü. İngiltere’nin sosyal ve politik gelişimde belli bir öneme sahip olan Magda Carta, tüm dünya bakımından da baskıcı iktidarlara karşı hukukun üstünlüğü, dolayısıyla demokratik hak mücadelelerinde önemli tarihi bir eşiğe işaret etmektedir.

1215 yılında, “tanrının yeryüzündeki tek temsilcisi olma”sıyla despotik yönetim tarzına karşı toprak sahiplerinin isyanı, İngiltere Kralı John’u Magna Carta fermanını imzalamaya zorladı. Dönemin ekonomik gelişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkan toprak sahiplerinin mücadelesi, aynı zamanda feodal toplumun temellerini ve monarşinin politik gücünü sarsıyordu.

Ortaçağ dönemine tekabül eden 1200’lü yıllarda tarım ve arazi verimliliğinin gelişimi dünyanın diğer alanlarına göre İngiltere’de daha ileriydi. Kapitalist ilişkiler de, hala bir embriyon olmasına rağmen, yine aynı dönemin feodal İngiltere toplumsal yapısı içerisinde patlak veriyordu.

Magna Carta’nın Özü

Geniş anlamda düşünüldüğünde Magna Carta, “Özgür İnsan” haklarını, özünde ise toprak ağalarının haklarını içermekteydi. Fermanın 63 maddesi tamimiyle kralın mutlak gücünün özellikle ekonomik yaşam, mülkiyet ve yasal işlemler üzerinde kısıtlanmasına işaret ederken, aynı zamanda toprak ağalarının mülkiyet haklarını daha özgür ve daha verimli bir şekilde kullanmasının önünü açmaktaydı. Bu temelde Ferman: “Krallığımızın tüm özgür insanlarına, biz ve mirasçılarımıza sonsuza dek aşağıda yazılan tüm özgürlüklere sahip olmak ve bunları kendileri ve mirasçıları, biz ve mirasçılarımız için korunması hakkı tanınmıştır” demektedir. Ferman, 35. ve 41. maddelerinde açıkça ifade edildiği gibi kapitalist gelişmenin ilk evrelerine tekabül tüccarlara serbest ticaret yapma hakkı ve metaların standarda kavuşturulması ve düzenlenmesi için de somut yasal koruma sağladı.

Arazi kullanım hakları ve ticaretin kodlanması ve sistemleştirilmesinin yanı sıra, Magna Carta, kralın yasaya tabi olduğunu ve özgür insanların her hangi bir yasal süreç ve yargılama olmadan cezalandırılamayacağını, tutuklanmayacağını, itiraf atılamayacağını, sürgün edilemeyeceğini beyan etti.

“38. Gelecekte hiçbir memur, gerçeğe tanık olmuş inandırıcı tanıklar göstermeden, delilsiz ifadelerle kimseyi mahkemeye veremez.

  1. Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.
  2. Adalet hakkı kimseye satılamaz, ertelenemez ve bu haktan kimse yoksun bırakılamaz.”

İngiliz hukukunun kurucu belgelerinden olan Ferman’da ifade edildiği gibi, mülkiyet hakları özgürlüğü ve yasal süreç arasındaki ilişki, hukukun sınıf karakterini ve tarihsel içeriğini açıkça ortaya koymuştur. Magna Carta tarafından beyan edilen ve korunan özgürlükler ve haklar mülkiyet sahiplerinin haklarıydı. Belgenin bütününde toprak ağalarının zulmüne maruz kalan köylüler hakkında tek cümle yoktu. Aksine aynı dönemde toprak sahiplerinin itaatsizlik nedeniyle köylüleri öldürme hakkı vardı ve dokunulmazlığa sahiplerdi. Kimi bireysel hak ve özgürlüklerin resmi olarak tanınması, Magna Carta’dan 166 yıl sonra 1381’de Watt Tyler ve Jack Straw liderliğindeki 60.000 köylünün, serflik, ondalık ve “kelle” vergisinin kaldırılması için Londra’ya yürümesiyle sağlanabildi.

Bununla birlikte, belgede belirtilen resmi haklar ve özgürlükler, keyfi iktidar üzerindeki kısıtlamalar evrensel bir içeriğe de sahipti. Esasen, 13. yüzyılın başlarında İngiltere’nin hakim tarihsel gerçeklikleri ve sınıf ilişkileri içinde zorunlu olarak kısıtlanmış ve oluşturulmuş doğal insan haklarının o dönem ki ifadelendiriliş biçimiydi. Nitekim özgürlükler ve siyasi haklar, kitlelerin mülk sahibi sınıflara karşı yürüttüğü yüzyıllara varan mücadelelerin konusu olagelmiştir.

İngiliz İç Savaşı, Aydınlanma çağı, Fransız Devrimi, Amerikan Devrimi ve İç Savaşı ve 19. yüzyılın Chartist hareketi Magda Carta’yı izleyen büyük entelektüel gelişmeler ve tarihi çatışmalar olarak sıralanabilir. Bu tarihi mücadelelere katılan birçok kişi, Magna Carta’yı temel haklar kaynağı olarak ele aldı. Örneğin İngiliz İç Savaşı’nda en radikal ve eşitlikçi eğilimi temsil eden Levellers ve Diggers, Amerikan Devrimi’nde Thomas Jefferson ve 19. yüzyıl İngiltere’sinde mülkiyet belgesi olmaksızın oy kullanma hakkı isteyen Chartist hareketi bunlar arasında sayılabilir.

Aydınlanma çağı ve Fransız Devrimi

Bununla birlikte, demokratik hakların ilerletilmesinde bu olayların en önemlisi, kuşkusuz, eski feodal düzeni parçalayan Aydınlanma çağı ve Fransız Devrimi’dir.

Aydınlanma çağı dine karşı cepheden bir saldırı başlatarak tanrıdan ziyade insanı entelektüel araştırmanın merkezi haline getirdi. Kilise ve monarşiye karşı saldırmalarıyla birlikte büyük Aydınlanma çağı düşünürlerinin eşitlik konusunu gündeme getirmeleri kaçınılmazdı. Kilise ve tacın zirvede olduğu feodal sistem, insanın doğal eşitsizliğinin tartışmasız kabulüne dayanıyordu.

Düşünürlerinin neredeyse tamamı burjuva sınıfından gelse de, Aydınlanma çağının entelektüel yönelimi evrenselcidir. İnsanın doğal ve devredilemez haklarına dönük ifade ettikleri ayrıcalıklı bir sınıfla sınırlı olmayıp, tüm insanlığın kurtuluşuna yönelikti. Büyük Aydınlanma düşünürlerinin belki de en karmaşık ve çelişkili olanı Rousseau, “yeryüzünün meyveleri herkese aitken, yeryüzü hiç kimseye ait değildir” diyerek, insanlar arasındaki eşitsizliğin temeli olarak özel mülkiyete ve onun yarattığı sefalete savaş açtı.

Aydınlanma sürecinin ortaya çıkardığı entelektüel iklim Fransız Devrimi için ideolojik silahlar ortaya çıkardı. Bir yandan Parisli kitlelerin devrimci gayreti, öte yandan eski rejimin şiddetli direnişi, devrimi daha da sola iterken, kitleleri de evrensel anlayış ve taleplere yöneltti. 1789 İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi, her vatandaşın her zaman ve her yerde geçerli olan doğal ve evrensel haklarının bir ifadesi olarak düşünülmüştür.

Ancak, 1789’da kraliyet, asiller ve din adamları dışındaki toplumsal kesimler için yapılan Üçüncü Mülk devrimi, yükselen burjuvazi ve zanaatkârlar ile köylüler ve Paris’in mülksüz kitleleri arasında bir ayrım yapmadı. Sonraki 50 yıl boyunca, sanayileşmenin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni işçi sınıfı, yani modern proletarya, demokrasi talebini (burjuvazinin çıkarları ve üretim araçlarının özel mülkiyetiyle tamamen zıt) yaşam ve çalışma koşullarında eşitlik biçiminde sosyal haklara taşıdı.

Karl Marx ve Frederick Engels’in 1848’de yayınlanan Komünist Manifesto’da açıkladıkları gibi, feodalizmin yıkıntılarından filizlenen burjuva toplumu sınıf karşıtlıklarını ortadan kaldırmadı. Aksine, ücretli emek sistemi “yeni sınıflar, yeni baskı koşulları, yeni mücadele biçimleri” oluşturdu. Aslında toplumu “iki büyük düşman kampına, doğrudan birbirinin karşıtı iki büyük sınıfa – burjuvazi ve proletaryaya” ayırdı.

Engels, ünlü Bilimsel ve Ütopik Sosyalizm makalesinde Aydınlanma ve Fransız Devrimi konusunda şöyle diyordu:

“Şimdi, ilk kez, gün ışığı, aklın krallığı ortaya çıktı; bundan sonra batıl inanç, adaletsizlik, ayrıcalık ve baskının yerini doğaya ve insanın devredilemez haklarına dayalı ebedi hakikat, ebedi hak ve eşitlik alacaktı.

Bugün biz bu akıl imparatorluğunun burjuvazinin idealize edilmiş imparatorluğundan başka bir şey olmadığını; bu sonsuz adaletin gerçekleşmesini burjuva adalette bulduğunu; bu eşitliğin yasalar önünde burjuva eşitliğe indirgendiğini; burjuva mülkiyetin temel insan haklarından biri olarak ilan edildiğini; ve akıl devletinin (…)Rousseau’nun Kontrat Sosyal‘i bir burjuva demokratik cumhuriyet olarak doğduğunu ve ancak öyle doğabileceğini biliyoruz. 18. Yüzyılın büyük düşünürleri de, kendi cağlarının kendileri için saptadığı engelleri öncellerinin hiçbirinden çok aşamazlardı.”

Engels’in sözleriyle, işçi sınıfının ortaya çıkmasıyla birlikte, “evrensel kurtuluş” “modern proletaryanın tarihsel misyonu” haline geldi. Aşağıdan maddi çıkarlarına yönelik tehditle karşı karşıya kalan burjuvazi, 1848 Avrupa devrimlerinde devlet aygıtıyla proletaryaya karşı şiddet kullanımına yöneldi ve 1871’de, tarihte ilk kez işçilerin siyasi iktidarı alma girişimi olan Paris Komününü acımasızca bastırdı.

İşçi Sınıfı, Sosyalizm ve Demokrasi

20. yüzyılın başlarında, kapitalizmin gelişimi hem dünya çapında bir işçi sınıfı yaratmış hem de büyük kapitalist ulus devletleri dünya pazarının, kaynaklarının ve sömürgelerin paylaşımı üzerinde büyüyen çatışmalara sürüklemişti. Burjuvazinin kök saldığı eski ulus devlet sistemi ile sermayenin uluslararasılaşması ve üretim araçlarının özel mülkiyeti ile toplumsallaşmış üretim arasındaki kapitalist çelişkiler, I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesine yol açtı. İnsanlığı eşi görülmemiş felaketlere sürükleyen ve “emperyalist savaşlar ve devrimler dönemi” olarak adlandırılan bu dönem, Lenin’in tabiriyle finans kapitalin egemenliğiyle birlikte kapitalist emperyalizmin her alanda siyasi olarak gerileşmesidir. Ezilen ulusların en vahşi biçimde sömürgeleştirilmesini, emperyalist metropollerde acımasız anti-demokratik yönetimler takip etti.

 

Bu koşullar, gerçek demokrasi mücadelesini, sosyalizm perspektifli işçi sınıfı mücadelesiyle bağlı hale getirdi. Lenin liderliğindeki 1917 Ekim Devrimi, kapitalizmin yıkılması, halkların bir arada özgürce yaşaması, demokratik hak ve kontrollerin üretenlerce sonuna kadar kullanımı konusunda yol gösterdi. 2. Dünya Savaşı’nda, her türlü sosyal, siyasal, kültürel demokratik hakkın karşısında olan faşist ve gerici ordulara karşı Stalin önderliğinde Sovyet halklarının yürüttüğü büyük savaşın ve zaferin temel harcını, alabildiğine genişletilmiş bu haklar oluşturmaktadır.

 

Bugün, 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden 75 yıl sonra, insanlık bir kez daha savaşlar ve faşist baskı rejimleriyle, diktatörlüklerle karşı karşıya. Geçmiş dönemleri aşan sosyal eşitsizlik, demokratik haklardan yoksunluk, ezilen ulus ve inançların baskı altında tutulması günümüzün temel mücadele konuları olmaya devam ediyor. İçinde geçtiğimiz korona virüs salgını koşulları, gelecekte çok daha fazlasıyla sosyal ve siyasal haklara dönük saldıra olduğu kadar, işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelelerine gebe olduğunu göstermektedir.