Kapitalizm ve faşizm, devrim hakikatımız karşısında korku içindedir

Kapitalizm ve faşizm, devrim hakikatımız karşısında korku içindedir

2020 yılının ilk 6 ayında, her coğrafyada yaşanan ‘Covid-19’, yani corona virüs salgını sadece sağlık alanından başlayarak yaşamın tüm alanlarında, kapitalizmin vahşi sürecinin insanlığı ve dünyayı hangi aşamaya getirdiğini de gözler önüne serdi. Aylardır insanlık; ‘İnsanlık büyük tehlike altında’, ‘Salgın hastalıktan kurtulmak için koyacağımız kurallara herkesin uyması şart’, ‘Ben söylemeyene kadar kimse hareket etmesin ya da benim belirlediklerim dışında kimse hareket etmesin’, ‘Virüsün çözümü bende, bekleyin’ vb söylemlerle yeni bir işgal, hegemonya, kısaca özel savaş gerçekliğiyle karşı karşıya bırakılmaktadır. Bugün evrenin bir parçası olan insanlığı, kendini bitirecek hale getiren kapitalizm, yaşadığımız tüm yaşamsal, ekolojik felaketlerin sorumluluğunu laf cambazlığı yaparak ‘insana’ yüklerken, ancak insanı insan olmaktan çıkaran, doymak bilmeyen kendi sisteminin, yani iktidarcı, egemenlikçi, sömürgeci zihniyet ve ilişkiler sisteminin üstünü örtmektedir.

Dünyanın, evrendeki tüm varlık dünyasının başına bela olan en büyük virüs, hastalık; iktidarcı zihniyet, onun günümüzdeki yüzü olan kapitalist sistem ve modernitedir. 5000 yıllık iktidarcı uygarlığın en cambaz, en sihirbaz, en yalancı dönemi kapitalist modernite dönemidir. İnsanlık tarihinin son 500 yılına damgasını vuran iktidarcı-devletçi-erkek egemenlikçi-sınıfçı uygarlık sisteminin bugünkü sürdürücüsü olan kapitalizm, azami kar-özel mülkiyetçilik hırsı ile, satış konusu yapmadığı hiçbir şey bırakmama kararlılığıyla 21. yy’a gözü dönmüş bir şekilde giriyor. Geride bıraktığımız yüzyıllar içinde ortaya çıkardığı tablo, 1700’lerden itibaren farklı bir aşamaya girdi.

Batı kapitalizmi, halkların farklı coğrafyalarda ortaya çıkardıkları maddi birikimleri, değerleri talan ettiler. Bu değerler, Avrupa’da önce imparatorluklar, ardından da burjuvazi tarafından, hızla hakim olan kapitalizmin yeni tanrısı ulus-devlet ve para kazanma yapılanmalarında işlenmeye, büyük kurnazlıklarla kar üstüne kar sağlanmaya başlandı. 18. yy’dan itibaren, ilk kez İngiltere’deki kömür ocaklarında kullanılan, işçilerin madenlerden daha çok ve daha hızlı kömür çıkarmaları için üretilen buharlı makinalarla makina ve sanayi çağı başladı. Sorun makinalar değildi tabii, burada inşa edilen esas sorun bu makinaların kapitalistlerin elinde, kontrolünde olmalarıydı. İktidarcı güçler, geçmişten beri mitolojik, dini, felsefi, edebi, şiddet yöntemleriyle yönettikleri algıları, kişilikleri, ruhları bu kez bilim ve teknik yöntemi üzerinden şekillendirmeye, yönetmeye başladı. Diğer yönetme tarzlarına bilim ve teknik de eklendi. İktidarcılığı, sömürüyü aşmak için değil, onu daha da güvenceye almak için bu yöntem günümüze kadar büyük bir kurnazlıkla kullanılmaya devam etti.

Ancak her dönemde egemenliğini sürdürmek için her türlü hile, şiddet, komplocu politikaları devreye koysa da, tam olarak hakimiyetini kurabilmiş değildir. Kapitalist güçler hiçbir zaman kendilerini güvencede hissetmediler. Siyasal, ekonomik, askeri araçları ellerinde tutmak için olmadık taklalar atmalarına rağmen, adeta uykuları hep kaçtı. Çünkü demokratik, komünal toplumsal somut ve soyut değerler, fikirler; bunun uygarlıksal, felsefi, siyasal, ekonomik, ahlaki ilkeleri, araçları hep varoldu. Yok edilemedi. İnsanlık varoldukça toplumsallık da, sosyalizm de, komünalizm de yok edilemeyecekti çünkü. İktidarcı uygarlık güçleri karşısında demokratik komünal uygarlık güçleri varlıklarını ve özgürlüklerini kazanmak için hakikat arayışlarını, direnişlerini, mücadelelerini hep sürdürdüler. Hakikat savaşları; kimi zaman bir köy ayaklanması oldu, kimi zaman işçi direnişi oldu, kimi zaman kadın özgürlük mücadelesi oldu, kimi zaman halkların-etnik kimlik ve inançların ayağa kalkışı ve devrimleri oldu, kimi zaman da ekolojik hareketler oldu.

20. Yüzyılda kapitalizm milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik ve bilimcilik üzerinden iktidarını sürdürmeyi esas aldı. Kapitalizm, her hegemonik gücün yaşadığı iktidar zirvesine ulaşmak kadar, zirveden düşme tehlikesine karşı yaşadığı kriz, ve kaos süreçlerini atlatmak için birçok politikayı devreye koymaya çalıştı. Kapitalizm, bolluk, bereket, refah değildir. İktidarda kalmak için her şeyi denetimi alması gerektiğini, her şeyi yönetmesi gerektiğini bilmektedir. Kapitalizm 20. yy’ın yarısından sonra sadece insanların, toplumsal kesimlerin sömürülmesi, ucuz iş gücü olarak üretimde kullanılması ile sınırlı kalmayarak, tüketim toplumunu ve tüketen birey sistemini de yaratmıştır. İnsanları ‘yaşamları için gereken malları alma tercihinde bulunmak’tan çıkarıp, insan algısının yöneterek yönlendirmeye başlamıştır. Kaba sömürgecilik yöntemlerine karşı çıkışlar daha hızlı devreye girerken, yumuşak sömürü yöntemlerine karşı toplumsal reflekslerin yavaş kaldığını görmüşlerdir.

İşte tüketim toplumu ve bireyini yaratma ve yönetme konusunda en büyük rol ve sorumluluk ‘Bilim Alanına’ verilir. Kapitalizm yaşadığı ve yarattığı kriz, bunalım ve kaoslarla dünyayı ve insanlığı adeta boğarken, siyasal alanda savaş, şiddet yöntemleriyle kadınlar, emekçiler ve halklar üzerinde baskıyı arttırır. Ekonomik alanda da sömürgeciliğini derinleştirmeye çalışır. Toprakları ya şiddet yoluyla, ya kukla yönetimlerle ele geçirmek isterken, direkt yönetmediği topraklardaki insanların yaşamlarına müdahale ederek egemenliğini sürdürmek istedi. 1940’lardan sonra özellikle sentetik ürünlerin üretimi ile birlikte, insanın doğayla uyumunu sağlayan bağlardan kopuş daha da hızlanmaya başladı. Kapitalist uygarlığın ‘çağdaş-modern yaşam’ dediği yaşam tarzı ile, yine sanat, spor, cinsellik üzerinden toplumsallığı parçalamaya hedefledi. Medya bunun en önemli aracı yapıldı. Kapitalizmin bu tarzına neoliberalizm denildi.

Neoliberalizm, sömürüyü kaba değil, daha ince yöntemlerle yapmaktır. Toplumların, kadınların, erkeklerin; ne yiyeceğinden nasıl bakacağına, nasıl oturup kalkacağından nasıl seveceğine, mimik hareketlerinden kullanacağı eşyalara, nasıl giyineceğinden hangi mesleği seçeceğine, kısaca nasıl yaşayacağına, nasıl düşüneceğine duygulanacağına kadar sistemin müdahalesine açık hale getirilmesi amaçlanmaktadır. Artık sadece bir sınıf, toplumun bir kesimi değil; toplumsallığın tüm üyeleri, hangi halktan, hangi inançtan, hangi cinsten olması fark etmeden hedef haline getirilmek istenmektedir. Toplumsal ahlak, ortaklaşma, paylaşım, dayanışma, farklılıkların birbirini tamamlaması, varlığını korumak, sömürmemek, ezmemek, emeğe değer vermek, şiddetle sorunları çözmemek, özgür eşit yaşam… Bu değerler maddi ifadelerle ölçülmeye çalışılarak, ‘kaç para eder’ denilir ve insanda ‘artık bunlar beş kuruş değer ifade etmez’ algısı yaratılmak istenmektedir.

Kapitalizm tüm bu saldırılarından, algı yönetme girişimlerinden istediği sonuçları alamadığını görmektedir. Toplumsal kesimlerde, kadınlarda, emekçi sınıflarda, halklarda direniş kültürü, boyun eğmeme, biat etmeme kültürü bitirilememiştir. İnsanlar köylerinden, topraklarından, ülkelerinden koparılmıştır ama toplumsal dayanışma bitmemiştir. Kadınlar en uzun süreli savaşla, soykırımla karşı karşıya bırakılmış ama kadının öz örgütlenmesine, öz savunmasına, toplumsal bir devrim güü olmasına engel olamamışlardır.

21. Yüzyıla girişle birlikte büyük bir kaos ve kriz aralığına giren iktidarcı-devletçi-erkek egemenlikçi uygarlık, halkların, kadınların 21. yy’ı ‘Halkların ve kadınların devrim yüzyılı yapma’ kararlılığı ve pratiksel harekete geçişiyle karşı karşıya kalmıştır. Yine bu harekete geçişin en önemli boyutu evrenselleşme adımlarını atan siyasal-ideolojik-felsefi-bilimsel bir dalga haline gelme özelliği bu sistemi çok korkutmaktadır. Yeni bir enternasyonal bakış açısıyla, evrensel düşünerek ve yerelde başararak ortaklaşmanın, birbirini tamamlama kadar, mevcut uygarlığın yaşam tarzını reddederek komünal ilkeler temelinde demokratik sosyalist yaşam tarzının geliştirilmesi bu uygarlığı büyük bir yokolma korkusuna itmiştir. Ortadoğu’da Kürt, Türk, Arap, Ermeni, Asuri-Süryani, Çerkes, Laz halklarının ortaklaşan devrimci çıkışı, örgütlenmesi, eylemselliği, en önemlisi de alternatif yaşam tarzını, sistemini ve modelini ortaya çıkarması; kapitalist uygarlığa şu mesajın verilmesi anlamına gelmiştir: ‘Biz seni aşacağız, seni yeneceğiz ve sen olmadan daha özgür yaşayacağız’…

Kapitalizm gelecekteki yıkılma tehlikesine karşı bilimsel alandaki ahlak dışı üretimini daha çok devreye koymaktadır. Covid 19 virüsünün doğaya ait olmadığı, mutasyona uğratılan bir virüs olduğu ve kapitalist sistemce üretildiği açıktır. Burada kapitalist güçlerin, sömürgeci ulus-devletlerin kendi aralarındaki hegemonya savaşlarının dışında, halkların yaşadıkları toprakları, alanları yeniden işgal, talan etmek için bir saldırı konseptini başlattıklarını görmemiz gerekiyor. Türkiye’de AKP-MHP faşizmi tarafından ‘salgın var’ adı altında bir yandan toplum en ağır bir şekilde birbirinden izole edilmekte, işçi sömürüsü, emek sömürüsü zirve yapılmaktadır. Neoliberal politikalar temelinde son hızla tarım-hayvancılık öldürülmekte, doğaya ve halka ait olan doğal kaynaklar, yeraltı kaynakları, enerji kaynakları talan edilmektedir. Toplum AKP-MHP faşist çeteleri eliyle tehdit, baskı, tecavüz altında tutulurken, insanlar aç bırakılmakta, intihara sürüklenmektedir. Kadın katliamlarıyla kadının toplumsal güç olmasının önüne geçilmekte, çocuk yaşta evlendirme adı altında her türlü ‘tecavüz, sapıklık, ahlaksızlık’ normalleştirilmekte, yasal güvencelere alınmaktadır. Halkların ortak yaşam projelerine saldırılmakta, buna inanç kırılmak istenmektedir. Kürt halkı soykırım politikalarıyla ezilmek istenmektedir. AKP-MHP faşizmi ‘yeni Osmanlıcılık. Misakı milli toprakları’ adı altında, kapitalizmin ve neoliberal politikaların Ortadoğu’yu ele geçirme-parçalama-sömürme sürecinin ajan gücü olarak her yere saldırmaktadır.

ABD, İngiltere, AB devletleri, Çin, Rusya ve diğer ulus-devletler, halkların, emekçilerin, kadınların uyanma, ayağa kalkma, devrim yapma hareketinin önüne geçmek, hegemonyalarını yeniden inşa etmek için insanlığın başına pandemiyi bela etti. Bu beladan kurtulmak için radikal yaklaşımlar sergilemek kaçınılmazdır. Yani sorunun kaynağı olan, bunu yaratan sistemle hesaplaşmamızı güçlendirmemiz gerekir. Sistem toplumu kontrol etmek için beslenme, sağlık ve eğitim alanlarına dönük özel politikalar geliştirmektedir. Toplumun kendi yaşamıyla ilgili kararları tamamiyle ulus-devlet yönetimlerine, kapitalist siyasete teslim etmesi istenmektedir. Bugün halkların, emekçilerin, kadınların kazandığı tüm hakların (yaşam hakkı, sağlık, eğitim, ekonomik haklar, düşünce özgürlüğü, örgütlenme hakkı, eylem yapma hakkı, dolaşım ve ulaşım hakkı, basın özgürlüğü, bilgiye ulaşma hakkı, kendi geleceğini seçme hakkı… vb), kısaca nefes alma, insan olma hakkı büyük tehlike altındadır.

Bu saldırı konseptine karşı hiçbirimiz çaresiz ve çözümsüz değiliz. Sistemin bu saldırı gerçekliği bizlere şunu çok açık gösteriyor ki; Kapitalist uygarlık, iktidarcı-sömürgeci zihniyet güçleri ve erkek egemenlikçi sistem yıkılma aşamasındadır. Büyük korku içindedir. Bu uygarlığın, halklara, emekçi sınıflara, kadınlara, bir cümle topluma hiçbir değer vermediği, değer katmadığı, onun sorunlarını çözmediği ortaya çıkmıştır. Bu uygarlık dışında insanlığı, dünyayı, evreni, doğayı, kadını, emeği, tüm zenginlikleri koruyacak başka bir uygarlık var. Demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigma ve demokratik uygarlık var.

Yaşam rotamızı, düşünce yönümüzü demokratik uygarlığa döndürenler özgür, eşit bir yaşamın, özgür bir doğanın, hakikatle buluşmuş bir evrenin insanı olacaklardır. İşte bu dönem de devrimle başarılacaktır. Her birimiz kendimizden başlayarak, kapitalist modernitenin yaşam tarzından kendimizi kurtararak; halklara, toplumsallığa, doğaya, kadına, insana, çocuğa dost bir bilim ve teknikle, eğitimle, ekonomiyle, tarımla, endüstriyle yaşamı yeniden inşa edelim.

Bunun için yaşasın 21. yy’ın devrimci ruhu… Yaşasın halkların devrimi… Yaşasın kadınların devrimi… Yaşasın gençliğin devrimci duruşu… Yaşasın emekçilerin devrimi…