Gezi Direnişi; yeniden, daha güçlü

Gezi Direnişi; yeniden, daha güçlü

Gezi Direnişi, Türkiye siyasal tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olmuştur.  Türkiye’nin birkaç şehri dışında her şehrinde direnişe destek eylemleri gerçekleşirken bu eylemlere 8 milyona yakın insan katılmıştır. Bu eylemlerde 9 insanımız devlet tarafından katledilmiş aynı zamanda binlerce insan devlet şiddeti sonucu yaralanmıştır.

Şimdi geride bırakılan 7 yılın ardından Gezi Direnişi’nin Türkiye toplumsal tarihinde önemli etkiler bıraktığını daha net göre biliyoruz. Her şeyden önce Türkiye işçi sınıfı ve ezilen halkların tarihinde önemli bir mücadele pratiği olmuştur.  Ülkemiz halklarının mücadele tarihine altın harflerle yazılan günler yaşanmıştır. Taksim Meydanı ve Gezi Parkı önemli bir mücadele mevzisi olmuş. İstanbul’un ve ülkenin kalbi günlerce bu meydanda atmıştır.

Faşist iktidar da Gezi Direnişi’nden büyük bir sarsıntı yaşamış ve bugün bile dillendirilen yıkılma korkusu, faşist iktidar tarafından çok kapsamlı bir şekilde hissedilmiştir.  Erdoğan, ayaklanma sırasında büyük bir korku yaşamış sonrasında her fırsatta ayaklanma sürecinde yaşadığı korkuyu ve nefretini dillendirmiştir.

Bugün Gezi Direnişi’ne dair yapılacak bir değerlendirme o dönemin koşullarında hatırlamayı zorunlu kılmaktadır. Her şeyden önce o dönemde AKP iktidarı ülke genelinde baskı ve yasaklar politikasında ısrar etmekteydi. Toplumun geneline muhafazakâr bir yaşam tarzını dayatmada ısrar eden AKP iktidarına karşı toplumda büyük bir öfke birikmekteydi.

Taksim ve civarında yapılmak istenen protesto eylemlerini yasaklanmakta ve polis şiddetiyle dağıtılmaktaydı. Taksim Meydanı iktidarın yandaşlarının etkinliklerine açılırken işçi ve emekçilere yasaklanmaktaydı. Sokağa çıkan hakkını arayan halka dönük polis terörü, her gün yaşanırken halkta ciddi bir öfke birikmekteydi.

Faşist iktidarın kadınlar üzerindeki yasakçı uygulamaları ve erkek egemen söylemi her geçen gün kadınlar cephesinde daha büyük öfke birikimi yaratmaktaydı. İktidar cephesinden kadınları aşağılayın ve onların yaşam alanlarını kısıtlamaya dönük her girişim kadınlar cephesinde büyük bir öfke yaratmaktaydı.

AKP iktidarı içki yasağı, Taksim Meydanı’nın şeklinin değişmesi, Gezi Parkı’nda ağaç kesimi, Topçu Kışlası yapımı, Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılması gibi uygulamalarıyla İstanbul’da yaşayan hakta ciddi bir tepki yaratmaktaydı. Yaşadığı şehir hakkında söz sahibi olmak isteyen ve yeşil alanların ranta açılmasına tepki duyanlar taleplerini ve protestolarını dillendirmeye başlamışlardı.

Kapitalist sistemin sömürü çarkı işledikçe daha fazla işsiz kalan beyaz yakalı emekçilerin iktidara tepkileri yoğunlaşmaktaydı. İnsanlar yıllarca üniversite okumakta ve yüksek lisans yapmakta ama yine işsiz kalmakta ya da çok düşük ücretlere çalıştırılmaktaydılar.

Bu koşullar altında Gezi Parkı’nda ağaç kesilmesine karşı başlayan protesto bir halk ayaklanmasına dönüştü.  İktidara karşı halkta biriken öfke geniş bir ayaklanmaya dönüştü. Sokağa çıkan milyonlar faşist iktidarın hegemonyasını sarsarken onda ciddi bir tedirginlik yarattı.

Erdoğan ilk önce Fas’a gidip sonrasında süreci belirli tavizlerle geçiştirme yolunu izledi. Sonuç olarak ortaya çıkan halk hareketi Erdoğan’da büyük bir korku yaratmıştı. Cemaat ile AKP arasında oluşan ittifak zemini Gezi Direnişi ile birlikte çözülmeye başladı.

O dönemde Türkiye devrimci örgütlerinin ve meslek örgütlerinin içinde yer aldığı Taksim Dayanışması süreçte inisiyatif aldı. Hükümet ile görüşme ve direnişin örgütlenme meselesinde dayanışmanın ismi ön plana çıktı. Elbette Taksim Dayanışması önemli bir demokratik bir mevzi olmakla birlikte zaman zaman işlevinin çok ötesinde bir rol oynamak zorunda kaldı.  Kendisi bir demokratik mevzi olan ama bir halk ayaklanmasını yürütme pozisyonu olmayan bu dayanışma zemini zaman zaman önemli gerilimlerin yaşandığı bir tartışma platformu oldu.

Gezi Direnişi’ni ileriye taşıyarak taleplerini ifade etme konusunda bir irade açığa çıktı. Bu talepleri Gezi Parkı’na AVM yapılması ve Topçu Kışlası yapılması projesinden vazgeçilmesi, kitle eylemlerinde biber gazı kullanımının yasaklanması, İstanbul Valisi ve İçişleri Bakanı’nın istifa etmesi, Gezi Parkı eylemlerine katılanlarla ilgili başlayan yargılama sürecinin durdurulması ve direniş sırasında şehit düşenlere dönük katillerin yargılanmasıydı.

Bu taleplerin bir kısmı gerçekleşirken bir kısmı gerçekleşmedi. O dönem için geniş halk kesimlerinin katıldığı eylemler sonucu iktidar AVM ve Topçu Kışlası fikrinden geri adım attı. Taksim Meydanı direniş sonucu fiilen 31 Mayıs-11 Haziran tarihleri arasında polisin olmadığı özgür bir alan haline geldi.

Gezi Direnişi’nin ilk başından itibaren devrimcilerin bu isyanda öncü bir rolü vardı. Kitle ile polis arasında yaşanan çatışmalarda daha önceki tecrübeleri dolaysıyla öncülük eden devrimciler olmuştu. Polisin artan şiddeti karşısında halkın direnişi ve polisin Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’ndan uzaklaştırılması sürecinde devrimcilerin rolü büyüktür. Bu konuda devrimci siyaset öncülük etmiştir.

O dönemde Gezi Parkı ve Taksim Meydanı direnişin sembolü haline gelmişti. Bu yönüyle işçi sınıfının ve emekçilerin yaşadığı yoksul mahallerinde toplanan halkın direniş boyunca temel hedefi, Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’na ulaşmak olmuştu. Bu yönüyle Gezi Parkı ve Taksim Meydanı’nın direniş sürecince ön plana çıkan rolü aynı tarihsel dönemde ortaya çıkan benzer halk hareketlerinin rolüyle örtüşmektedir. Bu yönüyle bu alanlar kitlelerin toplanmasında ve direnişin motivasyon kazanmasında önemli bir rolleri olmuştur.

Türkiye devrimci hareketi, Gezi Direnişi sırasında en geniş kitlelerle doğrudan bir ilişki kurma olanağını elde etmiştir. Bu gelişme devrimci hareket açısından büyük bir olanak olurken aynı zamanda yetersizlikleri göstermesi açısından da önemli bir nokta olmuştur.

Gezi Direnişi sırasında devrimci hareket uzun zamandır yan yana gelmediği toplumsal kesimlerle yan yana gelmiş bu kesimleri etkilerken aynı zamanda geniş toplumsal kesimlerden etkilenme süreci de yaşanmıştır. Bu yönüyle propaganda ve ajitasyon diline yansıyan ciddi bir değişim süreci yaşanmıştır.

Türkiye devrimci hareketi Gezi Direnişi’nde önemli bir sınav vermiştir. Bu sınavdan alnının akıyla çıkanlar olduğu gibi devrimci duruma cevap olamayanlar da olmuştur. Bu dönemde daha sonra HBDH kuruluş çalışmaları içerisinde yer almış olan Ulaş Bayraktaroğlu’nun öncü devrimci pratiği önemli bir pratik olmuştur.

Gezi Direnişi sonrasında Türkiye’de devrimci güçler cephesinde ciddi bir moral ve kararlaşma yaşanırken aynı şekilde faşizm cephesinde de büyük bir korku yaşanmıştır. Kitle protestoları karşısında sürekli olarak Gezi korkusu yaşayan faşist iktidar kendisini daha fazla tahkim ederek devrimci örgütlenmelere ve muhalif kesimlere dönük saldırılarını daha da yoğunlaştırmıştır.

Bugün, faşist iktidarın medya kuruluşlarında her gün Gezi Direnişi’ne dönük saldırılar ve karalama kampanyaları sürekli olarak devam etmektedir. Bu direniş faşist iktidarı ciddi bir şekilde sarstığı gibi onun karşı devrimci önlemlerini de hızlandırmıştır.

Gezi Direnişi en geniş anlamıyla Türkiye işçi sınıfı ve ezilen Kürt halkının ortak mücadele birliğidir. Bu yönüyle birleşik devrim fikrinin somutlaşmış ifadesidir. Mücadele pratiğimiz içinde gelişen HBDH pratiği kendisine hedef kitle olarak Gezi Direnişi’ne katılan kitleleri koymalıdır.

Gezi Direnişi bizlere göstermiştir ki Türkiye devrimi birleşik devrim mücadelesi ile ete kemiğe dönüşecektir. Bugün Türkiye cephesinde birleşik devrim mücadelesini örgütleme görevi beraberinde Gezi Direnişi’ne katılan en geniş kesimleri örgütleme ve onların temsilcisi olma bakış açısını zorunlu kılmaktadır.

Bugün birleşik devrim güçleri açısından özellikle Türkiye metropollerinde önemli bir süreç yaşanmaktadır. AKP-MHP faşist iktidarının bütün baskı ve yasaklarına rağmen ciddi bir devrimci öfke birikimi oluşmaktadır.

Faşist iktidar bugün Gezi Direnişi’nin öncesi dönemden daha yoğun bir şekilde baskı ve yasak uygulamalarını yoğunlaştırmaktadır. Kendisine dönük her türlü muhalefete tahammülsüz durumdadır. İşçi sınıfı ve emekçilere dönük baskı politikaları artarak sürmektedir. Kürt halkına dönük askeri operasyonlar ve kayyum saldırıları bir arada yürütülmektedir. Gerilla mezarlarına ve cenazelerine dönük sistematik saldırılar yapılmaktadır.

Kadın cinayetleri artarak devam etmekte, faşist iktidar yasak ve kısıtlamalarla kadınları sosyal hayatın dışına atmaya çalışmaktadır.

Bütün bu gelişmelerin ışığında Gezi Direnişi döneminden daha yoğun bir şekilde çelişkiler derinleşmektedir. Ezilen sınıflarda ciddi bir hoşnutsuzluk ve öfke birikmektedir.

Faşist iktidarın yasakları ve baskıları karşısında ancak birleşik devrim mücadelesiyle doğru bir duruş sergilenebilir. HBDH, faşizme karşı direnişin adresidir. Ülkemiz koşullarında gerçek direniş seçeneği birleşik devrim güçleridir.

Emperyalist kapitalist sistem insanlığa bir gelecek sunmaktan uzaktır. Her geçen gün derinleşen ekonomik krizler ve yoksulluk durumu insanlığın geleceğini tehdit etmektedir. Son olarak gerçekleşen koronavirüs salgını ile birlikte kapitalist sistemin miladını doldurduğu bir kez daha ispatlanmıştır.

Bugün Türkiye ve Kuzey Kürdistan coğrafyası yeni Gezi Direnişleri’nin arifesindedir. Bu yönüyle bundan 7 yıl önce yeterince değerlendirmediğimiz bir dizi fırsat bugün daha iyi değerlendirilebilir. O dönemde HBDH gibi bir birleşik devrim gücü kurulmamıştı. Devrimci güçler bu yönüyle benzer bir süreçte daha inisiyatifli olacaklardır.

Faşist iktidarda kendi cephesinden önemli hazırlıklar içerisindedir. Paramiliter çeteler oluşturarak olan bir ayaklanma durumunda iktidarını kaybetmemek için iç savaş hazırlıkları yapmaktadır. Ülkede toplumsal kutuplaşma had safhaya ulaşmış durumdadır. Erdoğan yandaşları televizyonlardan açık bir şekilde infaz ve katliam tehditleri savurmaktadır. Aynı zamanda iktidarın kendisinde ciddi bir yıkılma korkusu olgunlaşmaktadır.

Bunun bir tarafı ülkenin içinde bulunduğu mali krizdir. Koronavirüs gündemiyle birlikte kapitalist sistemin kendi içinde yaşadığı kriz daha da derinleşmektedir. İşsizlik, yoksulluk ve hayat pahalılığı her geçen gün katmerleşerek artmaktadır. İşçi ve emekçi kesimlerde yaygın bir hoşnutsuzluk durumu yaşanmaktadır. Bu koşullar altında AKP- MHP iktidarı ilk önce kendi yandaşlarını koruma derdine düşmüştür. Koronavirüs salgınını bir fırsata çevirmek isteyen siyasi iktidar kendi otoritesini tahkim etme çabası içindedir. Ancak bütün ekonomik göstergeler bunun böyle olamayacağını göstermektedir.  Ekonomik kriz derinleşmekte, ülke ekonomisi yokuş aşağı giderken freni patlamış araba misali çöküşe gitmektedir.

Krizden çıkmak için savaş ve işgal politikalarını yaygınlaştıran faşist rejim Suriye’de, Rojava’da, Güney Kürdistan’da ve Libya’da işgal politikalarında ısrar etmektedir. Bu yönüyle savaş ortamının devam etmesinin onun ömrünü uzatacağını düşünmektedir.  Askeri maceralarla içeride şovenizmi yükseltirken aynı zamanda dışarıda işgal edilen toprakların zenginliklerinin yağmalanması siyasetini izlemektedir. Türkiye devleti gelinen aşamada uluslararası alanda selefi cihatçı terörün yeni hamisi durumuna gelmiş bulunuyor. Ortadoğu coğrafyasında selefi çetelerini örgütleyen ve onları askeri planları çerçevesinde sevk eden faşist Türk devletidir. Bu durum bile başlı başına Ortadoğu coğrafyasında istikrarsızlığın merkezi olduğunun kanıtıdır.

Önümüzdeki dönemde kriz daha da derinleşecek. Faşist iktidar ekonomik krizin yanı sıra siyasi bir krizle de karşı karşıya kalacaktır. İşgal bölgelerinde yaşanacak güçlü direnişler, faşist iktidarın yaşadığı krizleri daha da derinleştirecek ve bu işgal alanlarını onun için bataklık haline getirecektir.

Birleşik devrim güçlerinin faşizme karşı mücadeleyi Türkiye cephesinde daha yükseltmektir. Bu yönüyle ülke dışarısında işgal ve savaş politikalarında ısrar eden rejim ülke içerisinde kendisini güvende hissetmemelidir. Yaşanan bütün gelişmeler göstermektedir ki askeri açıdan başarısız yaşaması faşist iktidarın çöküşünü daha da derinleştirecektir.

Faşist iktidar hali hazırda Kuzey Kürdistan’da, Rojava’da ve Güney Kürdistan’da işgal politikasını yürütmekte ısrar etmektedir. Hatta bu alanlardaki askeri varlığını ve işgal siyasetini tahkim etme çabası içerisindedir. Ona karşı bu alanlarda direniş, gerilla güçleri tarafından güçlü bir şekilde yürütülmektedir. Türkiye’nin batı cephesinde anti-faşist mücadeleyi güçlendirmek ve devrimci savaşı batı cephesine taşımak faşizmin çöküşünü hızlandıracaktır. Faşist iktidarında en önemli korkusu böyle bir pratikleşmenin gerçekleşmesidir.

Bütünlüklü bir değerlendirme yapıldığında birleşik devrim güçlerinin yaklaşan yeni Gezi yaklanmaları’na hazırlıklı olması gerekmektedir. Türkiye sınıf mücadelesi yeni Haziran Ayaklanmaları’nın uzak olmadığı bir mücadele dönemine girmiş bulunuyor.  Elbette burada hazırlıklı olma meselesi sadece devrim güçleri açısından bir hazırlık olmamaktadır. Aynı zamanda karşı devrim güçleri de kendi cephelerinden önemli hazırlıklar yapmaktadır. Faşist iktidar kendi tabanını örgütleyerek silahlandırmakta olası bir ayaklanma durumunda onu bastıracak bir kontra gerilla gücünü tahkim etmektedir. Devletin kurumları içerisinde kendisine sonuna kadar bağlı ve kaderini kendisiyle birleştirmiş bir yapıyı kemikleştirme uğraşı içerisinde olan iktidar bu konuda özellikle polis gücüne ayrı bir misyon biçmektedir.

Bütün belirtiler çok açık bir şekilde göstermektedir; olası bir Haziran Ayaklanması pratiği bu kez çok daha sert ve belirleyici bir zeminde geçecektir. Faşist iktidar bu ayaklanma sürecinin kendisi içinde belirleyici olacağının farkındadır. Kendi sonunu bu yönüyle ezilenlerin bu yönlü ayaklanmasında görmektedir. Bizzat faşist iktidarın sözcüsü tarafından dillendirilen Gezi Ayaklanması’nın sürekli hatırlatılması aslında faşizmin paranoyak düzeyine varmış olan yıkılma korkusudur.

Son dönemde dillendirilen askeri darbe söylemleri ve bu yönde yapılan tehdit açıklamaları iktidarın kendisini güvende hissetmediği hatta altındaki zeminin kaydığının göstergesidir. Faşist iktidar önemli bir ekonomik krize doğru adım adım ilerlemektedir. Gelişmeler tek başına faşist iktidarın bu krizin gelişini engelleyemeyeceğini göstermektedir. Yaşanan ekonomik kriz beraberinde faşizmin kitle desteğinin de minimize olmasıyla sonuçlanacaktır. Devrimci güçlerin bu konjonktürde kendi bağımsız siyasi zeminlerini korumaları ve sistem içi güçlere yedeklenmeme konusunda daha titiz davranmaları elzemdir. Düzen içi bir restorasyon seçeneği olarak CHP pusuda beklemektedir.

Ancak çok iyi bilinmelidir ki tarihin çarkı ilerledikçe Türkiye ve Kuzey Kürdistan coğrafyasında oluşan çelişkiler artık sistem içi bir çerçevenin çok ötesine geçecek devrimci bir durumu işaret etmektedir. Birleşik devrim güçleri böylesi bir konjonktürde faşizme karşı mücadeleyi yükseltecek bir çerçevede inisiyatif almalıdır. Geniş halk kitleleri açısından faşizme karşı direnişin ve devrimci şiddetin meşruiyeti her geçen gün daha da artmaktadır.

Türkiye sınıf mücadelesinin ihtiyacı temelinde birleşik devrim güçleri inisiyatif almalı faşizme karşı mücadelenin pratikleştiği bir adres olma konusunda daha geniş bir zeminde işçi ve emekçileri kucaklamalıdır. Bu temelde içinde bulunduğumuz konjonktürde daha fazla pratikleşme ve örgütlenme çabası içinde olmak zorundayız.

Gün faşizme karşı örgütlenme, sokaklara çıkma ve özgürlük bayrağını yükseltme günüdür. Faşist iktidarı yıkacak olan işçi sınıfı ve ezilenlerin devrimci eylemidir. Bu eylemin pratikleşmesi konusunda birleşik devrim güçlerine tarihsel bir sorumluluk düşmektedir.

Tekin Yoldaş