Covid-19 salgını: Burjuvazinin iğrenç yüzü

Covid-19 salgını: Burjuvazinin iğrenç yüzü

Kapitalist sistemin dünyayı acımasızca sömürüsü, yaban hayatın düşüncesizce yok edilişi, hesapsız büyüyen mega kentler, tüketilen vahşi yaşam kaynakları… Sonuç, her adımda bir salgın… Ebola, sars, korona! Salgınlar, bu yüzden bir “doğal felaket” değil, kapitalist sistemin yarattığı toplumsal ve tarihsel felaketin kaçınılmaz sonuçları.

Dahası, insanlık, kapitalist toplumlarda bu türden “felaketler” yüzünden büyük acılara katlanmak; çok daha az hasarla, acıyla, bedelle atlatabileceği halde, çok ağır bedeller ödemek zorunda kalmaktadır.

Salgın bütün bu gerçekleri, kapitalizmin bütün vahşi, acımasız, insanlık düşmanı yüzüyle açığa çıkardı. Olayların seyrini düşünelim. Önce Çin’de başladı salgın. Tam da ABD ile ticaret savaşlarının dalgalı seyir izlediği bir dönemde. ABD emperyalizminin ilk tepkisi ellerini ovuşturup sevinmek oldu. Ölen ve ölecek olan insanlar umurlarında değildi. “Rakip Çin zor durumda kalacak!” İşte onların bu salgında gördükleri ilk şey buydu. Unutmayalım. Benzer bir sevinci bizim Saray’ın efendisi de gizleme derdine düşmeden yaşıyordu. Ne de olsa Çin yerine başka tedarikçiler aramayacak mıydı ABD ve Avrupa! İşte Türkiye’ye gün doğdu! Sinekten yağ çıkarmak, felaketten kar kapısı aralamak tam da kapitalist düzenin en karakteristik özelliğidir. Kapitalizm aklınıza gelebilecek her durumda insanlık düşmanı yüzünü serer ortaya. Salgının daha ilk adımlarında gördüğümüz şey tam da buydu.

Tüm yaşam ateşi kar olan bir toplumsal sistem, sadece vahşi değil, aynı zamanda inanılmaz ölçüde dar görüşlüdür, sığdır, miyoptur. Çin zor durumda diye ellerini ovuşturan bu ahmaklar sürüsü, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’nün uyarılarına rağmen hiçbir önlem almadılar. Trump’ın “Çinli virüs”ünün Çin’de kalacağını sandılar. Ama liberallerin kapitalizmi övmek ve “ölümsüzlüğünü” kafalara kakmak için kullanmayı pek sevdikleri “globalleşme” kendilerini vurdu. Gemiler, uçaklar, tırlar sadece mal değil ama virüs de taşıdı. Avrupa ve ABD, yani emperyalist-kapitalist ülkeler bir anda salgının merkez üssü haline geliverdi. Çin ise, sosyalizmden artan kalan disiplin, örgütlenme alışkanlığı, insan yaşamını her şeyin üstünde tutan kültür vb. sayesinde salgını bir kaç aylık süre içinde neredeyse bitme noktasına getirdi.

Sermaye dünyasının başlangıçtaki duygusuz kar hesabıyla yaptığı sevinç gösterisi, yerini insanlık düşmanı vahşi hükümet politikalarına bıraktı. Cicili bicili “özgürlük ve demokrasi” tülü bir çırpıda düşüverdi yüzlerinden. Hiç çekinmeden işçileri, emekçi sınıfları virüsün pençesine atıverdiler. Tıpkı bizdeki gibi ekonominin çarkları acımasızca dönmeye devam etti.

Diğer taraftan önce üstü kapalı, sonra açık açık “sürü bağışıklığı” türünden Malthus’u çağrıştıran, kelimenin gerçek anlamında Nazi politikası gütmeye başladılar. Öyle ya, “ırkın” sağlığı için güçsüzler, hastalar, yaşlılar ölmeli! Kimi zaman açıktan, kimi zaman dolambaçlı laflarla bunu savundular. “Basit bir nezle gibi” dediler, “sadece yaşlılar ölüyor” dediler, “abartacak bir şey yok” dediler… Onlar için insan değil, sermayenin büyümesi, kapitalist üretimin sürmesi önemliydi. Bunu kesintiye uğratacak hiç bir önleme yanaşmadılar. Çünkü tam tecrit, tam karantina, kimsenin evden çıkmaması kapitalist üretimin, makinaların durması, sermayenin hızla ve çok büyük değer kaybetmesi anlamına gelecekti.

Dahası var. Kapitalist üretim durur, sermaye değer kaybeder diye tam tecrit uygulamamakla kalmadılar, pahalı olur diye, yaygın test uygulamaya bile yanaşmadılar! Öyle ya kapitalistler için bunlar “üretken olmayan masraflar”dır, sermaye kaybıdır! Derken insanın kanını donduran görüntüler ve haberler gördük. İspanya’da huzurevlerinde ölüme terkedilmiş yaşlıların cesetleri taşınıyordu. Aynı şekilde evlerinde ölen yaşlı insanların cesetlerini gördük. İtalya’da “sağlık sistemi çöktüğü” için belli yaşın üstündekilerin hastanelere getirilmeyeceği kararı açıklanıyordu. İngiltere “sürü bağışıklığı” resmi politikasıyla vurdumduymazlıkta başı çekiyordu. Reuters İngiltere’de 7 bin 500 yaşlının salgından dolayı öldüğünün tahmin edildiği haberlerini geçti. İsveç, Hollanda, Norveç ve diğer kuzey ülkeleri hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorlardı. “Demokratik, özgür ve uygar” Avrupa, insanları (kuşkusuz zenginlerin sığınacak özel adaları, malikaneleri, süper donanımlı hastaneleri var) kılı bile kıpırdamadan salgının kucağına bırakıverdi.

ABD ve Trump yönetimi ise en başından beri “nezle gibi hafif geçecek” pişkinliğiyle davrandı. Salgın tüm eyaletleri kasıp kavurmaya başladığında ABD emperyalizmi tarihsel korsanlığına geri döndü. Başka ülkelere gönderilen sağlık ekipmanlarına el koydu. Kapitalist dünyanın çok büyük kısmının salgın karşısındaki tutumu buydu. Avrupa Birliği içinde maske krizleri patladı. Karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma şöyle kalsın, hepsi başka ülkelere gönderilen maskelere, sağlık donanımlarına el koymaya başladı. Ve tüm bu süre boyunca çarklar dönmeye devam etti, işçi tugayları ölüm kamplarına sürüldü. Sağlık emekçileri donanımsız, önlemsiz, tek kelimeyle silahsız ve mühimmatsız cepheye sürüldü. Ancak salgın tüm toplumları şok edip bir isyan duygusu yarattıktan sonra, ancak o aşamadan sonra bir takım yarım önlemler almaya başladı sermaye dünyası. Kapitalist üretimin ana kollarını, geniş çaplı üretim koşullarını korumak koşuluyla, bazı işyerlerinin kapalı tutulması yoluna gidildi, okullar kapatıldı; zorunlu gördükleri durumda hastalara test uygulamasına başvurdular. Ne var ki bu türden yarım önlemler salgını ne durdurdu ne de yayılmasını önledi. İtalya’nın, İspanya’nın, İngiltere’nin insanlık trajedisi diyeceğimiz noktaya gelmesi böyle oldu.

Oysa Çin, koca koca eyaletlerde üretimi tamamen durdurmuş, en katı önlemleri almış, yaygın teste başvurmuş, ücretsiz koruyucu ve sağaltıcı sağlık hizmeti sunmuş, 10 gün içinde hastane inşa etmiş, tüm olanakları, tüm güçleri sağlık sektörünün hizmetine vermiş… bu ve bunu destekleyen önlemler sayesinde milyonlarca insanın hayatını kurtarmıştı.

Kapitalist dünya birbirlerinin kuyusunu kazmaya uğraşırken bir avuç ülke diğer ülkelerle dayanışma örneği sundu. Dayanışma ruhunun gelişmesine katkı sundu. Genel olarak bu ülkeler geçmişlerinde sosyalizm deneyimini yaşamışlardı, bir kısmı yönünü sosyalizme dönmekte, bir kısmı zaten hala sosyalizmi yaşamaktaydı. Toplumların tarihsel bellekleri, toplumsal örgütlenme ve refleksleri kriz anındaki tutumlarını belirliyor. Rusya ve Çin, topraklarında boy veren yeni yetme kapitalistlerin isteği üzerine değil; sosyalizmden gelen insani kültür, ahlak, moral değerler nedeniyle başta İtalya olmak üzere emperyalist ülkelerin halklarının yardımına koşuyorlar.

Sosyalizme geçiş çabasındaki Venezuela, ABD ve diğer emperyalistlerin tüm boğucu ambargosuna rağmen, önlemlerini aldı ve bugüne kadar virüsün bir salgına dönüşmesine izin vermedi. Ölü sayısı değil ama vaka sayısı on yediye çıkınca sokağa çıkma yasağı kararı aldı ve tüm üretimi durdurma pahasına toplumu koruma yolunu seçti. Venezuela, burjuvalarına istedikleri gibi at koşturma izni vermedi.

Küba, emperyalistlerin katı ablukası altında, son derece kısıtlı olanaklarına rağmen, sıkı önlemlerle aynı şeyi başarmakla kalmadı, en zengin emperyalist ülkeler arasında sayılan İtalya’ya “devrimci bir görev” olarak yardıma koştu. Küba için emperyalist İtalyan hükümeti değil, İtalyan halkı, emekçi sınıfları, yoksulları önemliydi; gerçekte onların yardımına koşmuştu. Enternasyonal Küba sağlık tugayları dünyanın dört bir yanında salgınla savaş cephelerine koşmaya devam ediyor. ABD emperyalizmi ise uyguladığı insanlık düşmanı abluka ile Küba’ya gönderilen sağlık malzemelerine bile el koymaya devam ediyor. Hem de bu salgın günlerinde!

Bir tarafta insanlığa hizmet için çırpınanlar, bir tarafta vahşi insanlık suçuna bu salgın günlerinde bile ara vermeyenler! Bakın IMF Venezuela’nın kredi talebini bile reddetti. Salgının en sert vurduğu ülkelerden İran’a sağlık ekipmanlarının gönderilmesi ABD yaptırımları yüzünden engelleniyor. Küba, geçtik yaptırımı, abluka altında tutuluyor. Venezuela açıklarına donanma gönderiliyor. İnsanlar tüm dünyada, en başta da bizzat emperyalist ABD ve Avrupa’da can derdindeyken, emperyalist burjuvazi ülkelere diz çöktürme derdinde!

Salgın yayılmaya devam ediyor. Henüz tepe noktayı görmedi dünya. Kapitalist dünyada alınan yarım önlemler, “ekonomik baskı” nedeniyle gevşetilmeye başlanıyor. ABD, belli başlı Avrupa ülkeleri Nisan sonu itibariyle “önlemlerin aşamalı kaldırılacağı” açıklamasında bulundu. Şu işe bakın. Önlem olarak ne almıştı kapitalist dünya? Ücretli izin, zorunlu alanlar dışında üretimin tamamen durması, ücretsiz koruyucu ve sağaltıcı sağlık hizmeti, küçük üretici ve imalatçının borçlarının silinmesi, gıda dağıtımı? Hayır, bunların çoğunu yapmadı.

Kapitalizm, sistemin tüm ekonomik parçalarının sermaye halini almak zorunda olduğu bir sistemdir. İnsanlara ihtiyaçlarını karşılıksız veremezsiniz kapitalizmde. Onlara gıda yardımı yapmak, ücretsiz sağlık hizmeti sunmak, kira almamak türünden adımları kapitalizm altında atamazsınız. Bunun yerine tüm bunları yapabileceği para/çek/kupon verebilirsiniz elbette! Çünkü tüm bunların bir meta olarak alınıp satılması, artı-değerin/karın gerçekleşmesi gerekir. O nedenle kapitalizm varoluşsal bir şekilde dayanışmaya, yardımlaşmaya düşmandır. Genetik olarak uzlaşamaz!

Bu yüzdendir ki tüm kapitalist ülkelerin “önlem” diye aldıkları bütün kararlar, her şeyden önce büyük sermayenin, firmaların, bankaların, büyük şirketlerin kurtarılmasına dönük önlem paketidir. ABD 2+6+2,3… toplamda 10 trilyon dolara ulaşan paketler açıkladı. Ve bunun çok büyük kısmı tekellere, büyük sermaye şirketlerine. Aynı şey Almanya, İngiltere, Avrupa’nın geneli, tek sözle hemen tüm kapitalist ülkeler için söylenebilir. Peki ücretli izin? Birkaç istisna hariç, hak getire!

Ne tuhaf değil mi, İtalya gibi bir G7 ülkesinde işçiler çalışmama hakkı için grev yapmak zorunda kaldı/kalıyor. Ama ekonomik yaptırımlar altında bunalan, ülke dışındaki tüm varlıklarına el konulan Venezuela devrimci-demokratik iktidarı kredi ödemelerinin askıya alınması, işten çıkarmaların altı ay boyunca yasaklanması, ev ve işyeri kiralarının askıya alınması, KOBİ’lere işçi ücreti konusunda yardım edilmesi türünden önlemler alıyor. Üstelik henüz salgın ülkeyi vurmuş bile değil!

“İtibardan tasarruf edilmeyen” Türkiye’de durum çok daha vahim. İşçiler acımasızca işe koşuluyor. Her gün fabrikalardan, tersanelerden, şantiyelerden, ocaklardan hastalık bulaşan, hayatını kaybeden işçi haberleri geliyor. Göstermelik de olsa işçilerden, emekçilerden yana en ufak bir uygulama, bir önlem yok. Erdoğan ve Saray erkanı “ekonominin çarkları dönmek zorunda” diye açıklamalar yaparak, işçilerin hayatlarının gözardı edilebilir bir maliyet unsuru olduğunu gözler önüne seriyorlar. “İşçi çıkarmayı yasaklama” adı altında “ücretsiz izin” uygulamasını yasal hale getiriyorlar. İşçi ve emekçilere, yoksullara yardım şöyle dursun, yardım yapmaya çalışan dayanışma ağlarını engelliyor, soruşturma açıyor, tutukluyorlar. Dolaylı vergileri artırarak sömürüyü daha da artırıyorlar. Dinci-faşizm, salgın günlerinde en vahşi politikayı uygulayan iktidarlardan biri.

İşçi sınıfı ve emekçiler, dinci faşist iktidarın bu vahşi, insanlık düşmanı politikalarına grevlerle, eylemlerle yanıt vermeliler. İşçiler, emekçiler şimdi şu acil taleplerle hükümetin karşısına çıkmalılar: İşçilerin sağlığı, güvenliği için fabrikalar kapatılmalı, işçi çıkarmalar yasaklanmalı ve işçi ücretleri tam ödenmelidir. Küçük esnafın, küçük işletmenin, küçük tarım üreticisinin banka borçları iptal edilmeli bunları devlet üstlenmelidir. Üretimini durduran küçük işletmenin, atölyenin işçi ücretini, kirasını devlet üstlenmelidir. Dükkan kiraları yanı sıra ev kiraları da devlet tarafından karşılanmalıdır. Ürünü tarlada kalan küçük üreticinin zararını devlet üstlenmelidir.

Şimdi bu acil talepler için harekete geçmenin zamanı. Devrimci-demokratik bir hükümet, tıpkı Venezuela’da olduğu gibi, bu tedbirleri kendiliğinden alır. Burjuva hükümetler ise, ancak devrim korkusuna kapılırlarsa, güçlü bir eylem dalgasıyla karşılaşırlarsa bu önlemleri almak zorunda kalırlar ve üstelik ancak yarım yamalak yaparlar bunu. Türkiye ve Kürdistan emekçileri, işçileri ayakta ve hayatta kalmak için eyleme geçmek, grevlere başvurmak, kararlı bir mücadeleye girişmek zorundalar. Emekçi sınıfların, ezilen halkların, işçi sınıfının yaşamı burjuva hükümetlerin umurunda değil. Sermaye sınıfının çıkarları, kapitalist üretimin devamı için feda etmeyecekleri kimse yoktur.

Yaşamı sürdürmek için burjuva hükümetleri, dayandıkları kapitalist düzen ve devletleriyle birlikte yıkmaktan; işçi sınıfının emekçi halklarla birlikte kendi devrimci-demokratik iktidarlarını kurmaktan başka çare yok.

Salgın bu gerçekleri, açığa çıkardığı gibi, işçi sınıfının bilincinde devrimci bir sıçramaya da yol açtı. İşçiler bir dizi ülkede, gerekli önlemleri almayarak emekçilerin yaşamlarını hiçe sayan hükümetlere karşı grev ilan etti. Bu, burjuvaziye karşı açılmış savaş bayrağıdır. Bu bayrak her yerde dalgalanmalıdır!