Roketsan Eyleminin Bizlere Yüklediği Görev ve Sorumluluklar

Roketsan Eyleminin Bizlere Yüklediği Görev ve Sorumluluklar

Birleşik devrim çizgisine bağlı Tekoşer Gever müfrezesi 7 Nisan’da TC saldırganlığının önemli dayanaklarından biri olan Roketsan’ı vurdu. Birleşik devrimin savaşçıları bu eylemle, bugüne kadar metropol sahalarda yürütülen devrimci mücadelede önemli bir düzey belirlemesi yapmış oldular. Bu eylemle hem düşmanın önemli bir askeri gücü darbelenmiş oldu, hem en korunaklı bir birimi olmasına rağmen devrimin yönelmesi karşısında hiçbir gerici faşist ve sömürgeci odağın herhangi bir dokunulmazlığının  olamayacağını, gerektiğinde özel tarzlarla bütün düşman hedeflerinin devrimin menzili dahilinde olduğu gösterilmiş oldu ve hem de bu eylem düşmanın başkentinin sınırları içinde oldu. Artık faşist sömürgeci düşman, bu eylemle devrimin kahredici ateşini bünyesinde iyice hissetmeye başlamıştır. Roketsan eyleminin bu nitelikleri itibariyle eylemi gerçekleştiren birleşik devrim savaşçılarını ve onların birleşik kurmaylığını en içten saygılarımızla kutlamayı bir borç biliyoruz.

Bu eylem elbette birleşik devrimin bütün güçlerini, kadrolarını ve yöneticilerini de bir “borç” altına sokmuş durumdadır. Bu eylemin temsil ettiği haliyle birleşik devrimin bütün devrimci niteliği, programatik ve pratik kapsamı, Türkiye ve Bakure Kürdistan’ın bütün alanlarında örgütlenmeli ve kitleselleştirilmelidir. Çok açık ki bu görev zaten gündelik faaliyet olarak birleşik devrimin kadro ve örgüt düzeyinde bütün birimlerinin üzerinde daha en başından beri vardır, ancak bu görevleri yerine getirme sorumluluğunda yeterince zorlayıcı olamadığımız, görevlerimizin altından bizlerden beklendiğince kalkamadığımız bizi kahreden bir belirleme olarak hep içimizi ve bilincimizi acıttı. Roketsan eylemi artık bize bu acılardan kurtulmanın çağrısını yapmaktadır, çünkü Roketsan eylemi askeri düzeyi itibariyle değil, Türkiye’nin, bölgenin ve bütün dünyanın içinde bulunduğu çok katlı bir kaos ortamı içinde birleşik devrimin bu kaosa karşı tavır deklarasyonunu yapmıştır ve bunu oldukça nitelikli bir şekilde yapmıştır.

Bu nedenle bu eylem bize görevlerimizi yeniden hatırlatmış, sorumluluklarımızın altını yeniden çizmiş oldu. Birleşik devrimin görev ve sorumluluğu bu deklarasyonu gün güne yenilemek, zafere kadar sürecek bir devrimci faaliyeti örgütlemek ve pratikleştirmektir.

Bugün Türkiye ve Kürdistan alanı, bütün dünyada yaşandığı gibi, bir taraftan emperyalist anayurtları ve Türkiye gibi periferi kapitalizmi ülkelerini büyük bir çıkmaza sokan emperyalist mali bunalımın ve korona virüs pandemisinin birbirini şiddetlendiren kaosu içinde bulunuyor. Mevcut kaotik bunalımın bu karmaşık ve derin karakteri birleşik devrimin önüne oldukça zorlayıcı ve kapsamlı bir mücadele süreci koymaktadır. Bununla birlikte bu kaotik bunalım içindeki yönetici sınıfların ve iktidar yapılarının yetmezliği başta proletarya ve ezilen halklara işsizlik, açlık, ölümcül hastalık olarak yansıdığı için birleşik devrimin ajitasyon ve propagandasının emekçi halk sınıfları ve yığınlarla buluşabilmesinin, devrimci söylemin halk sınıflarında karşılık bulmaksızın da imkanını artırıcı oluyor. Sömürgeci diktatör kendi iktidarını sürdürebilmek için sürekli aradığı beka temelini bu kaosun içinde bulabileceği için kaotik bunalımı kendisi için bir fırsat olarak tanımlıyor. Oysa yanılıyor. Eğer bizler, birleşik devrimin kadro ve örgütleri doğrudan halk sınıflarını örgütler ve onlara kendi ajitasyon ve propagandamızı iletecek bütün tarz ve yöntemleri ısrarla sürdürürsek açıktır ki bu koşullar devrimin örgütlenmesi ve pratiğinin yükselmesi için bir fırsat olacak ve karşı devrimci iktidarı alaşağı etme imkanı bu sürecin sonunda bizler için bir olanak olarak ortaya çıkmış olacaktır.

Bilindiği gibi 2008’de Amerikan ekonomisindeki belli başlı kredi kuruluşlarının iflasını getiren mali bunalım Amerikan merkez bankasının (Fed) piyasaya bol miktarda para sürmesiyle hafifletildi. Ancak piyasada zaten bol miktarda bulunan ve reel karşılığı olmayan dolar miktarı itibariyle bunun mevcut mali bunalımı daha da derinleştireceği o zamandan beri görülüyordu. Bu krizin 2020 yılında patlayacağı her siyasal eğilimden iktisatçı tarafından ifade ediliyordu.

2008 krizinden itibaren piyasaya yapılan dolar pompalamasından emperyalizmin çevre ülkeleri oldukça yararlandı. Türkiye de bunlardan biriydi. RTE/AKP iktidarı bütün ekonomiyi yandaş işletmeler üzerinden rant inşaat ve spekülasyona dayalı bir şekilde ve bütçe açıklarıyla yönetirken bol miktarda dış finansmandan yararlanarak ayakta kalabiliyordu. 2008’de 280 milyar dolar olan dış borç 2019’da 453 milyar dolara tırmandı.

Geçtiğimiz Mart ayında gene Amerikan borsalarından kaynaklı mali bunalım da piyasaya para sürerek aşılmaya çalışıldı. Amerikan temsilciler meclisi 2 trilyon dolarlık bir destek çıkardı. Ancak Amerikan darphanesinin bu yoğun çalışmasının ürünlerini yalnızca Amerikan ekonomisine yönlendirilecekti, çünkü bu arada Çin’de, İran’da ve İtalya’da büyük bir ölümcül fırtına estiren korona virüs salgını artık Amerika’ya ulaşmıştı. Yani AKP/MHP faşizminin içinde bulunduğu ekonomik krizi dış destekli girdilerle aşma şansı pek kalmamış durumdadır. Ve TC ekonomisi, Merkez bankasınını ihtiyat akçelerini RTE/AKP maliyesinin emrine verip tükettikten sonra artık hazinenin altınlarını satarak ayakta kalmaya çalışmaktadır. Bu yüzden AKP/MHP faşist diktatörlüğü bir taraftan kendi yandaş sermayesinden para toplarken, diğer taraftan Türk kurtuluş savaşında Kemalist hükümetin çıkardığı “tekalifi milliye” kanununa göndermeyle Türkiye’deki bütün servetlere el koyma hazırlığı yapmaktadır. Yani TC’nin ve AKP/MHP faşist iktidarının mevcut mali kriz ve virüs pandemisi koşullarından sömürgeci faşist diktatörlüğü ve zorbalığı daha da artırmaktan başka bir çaresi kalmamış durumdadır.

Emekçi ve ezilen halkların, kadınların, gençlerin her gün işsizlik ve açlık zorlamasıyla ve salgına kapılma tehdidiyle yaşadığı bir ortamda Saray yönetiminin hırsızlık ve haramilikleri artık daha kolay görünür olmaktadır. Yazlık Saray inşaatından Kanal İstanbul’a kadar yağmacılığı, halktan sakınılan virüs test kitlerinin yandaş hırsızların oyun aleti haline dönüştürülmesinden,  salgın ölümlerini şehadetle yaldızlamaya kadar  bin türlü iğrençlik AKP/MHP faşist iktidarının günlük siyaseti olduğunu artık bütün Türkiye toplumu kendi hayatında yaşıyor, biliyor.

Bu durumda gerici faşist iktadarın toplum üzerindeki hegemonyasının temel aracı olarak sömürgeci savaş politikaları hızla yeniden ısıtılmaya başlandı. İdlib’deki çetelerin M4 yolundan uzaklaştırılması sözünü veren TC, bugüne kadar hem bu sözünü yerine getirmedi hem de kendisi bu cepheye yeniden bol miktarda askeri yığınak ve güçlü mevziler yaptı. Üstüne üstlük sahaya bir de yeni hava savunma sistemleri  getirdi. Çetelerin hava saldırı sistemleri olmadığına göre bu yığınağın Şubattaki İdlib sürecine benzer bir çatışma için yapıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca, bu arada OPCW (Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü) adıyla çalışan bir örgüt üç yıl sonra Suriye rejiminin çetelere yönelik üç kere sariun gazi saldırısında bulunduğunu iddia eden bir rapor hazırladı. Amerika’nın siyonist Dışişleri bakanı Pompeo hemen onay verdi. Daha önce örgüt adına sahada çalışan bir kimyacı örgütün sahadan bu konuya ilişkin verilen raporları değiştirdiğini kanıtlamasına karşın bu kararın ortaya çıkması ve Pompeo’nun bu raporun üzerine atlaması yeni bir İdlib sürecine Amerikan emperyalizminin tıpkı 2017’deki gibi büyük bir savaş tehdidiyle yöneleceğinin işareti olarak gözüküyor. Büyük bir mali ve salgın krizi içindeki Amerikan emperyalizminin hegemonyal niteliğini koruması için bu hamleye sarılması pek de şaşırtıcı olmayacaktır. Amerikan emperyalizmi, bu arada, benzer savaş hazırlıklarını zaten Irak’ta da yapıyor.

Türkiye’de hegemonyası giderek dağılmakta olan RTE/AKP diktatörlüğünün, Amerikan emperyalizminin bölgeye yönelik bu politikalarına destek olarak İdlib zemininde bir savaş kışkırtıcılığına soyunması oldukça mümkündür. Ancak Suriye’nin karşı hazırlıkları, İran’ın artık Amerika’nın uluslararası diplomatik ağırlığını önemsemeyen bölge hareketliliği ve Rusya’nın sahadaki gücünü giderek artıran askeri yığınağı itibariyle bu savaş ihtimalinin de bir önceki gibi sonuçlanması da mümkün olabilir. Burada emperyalizmin küresel ve bölgesel gerilimlerinden ziyade bizi ilgilendiren Türkiye’nin bu kaos girdabından kendini kurtarabilmesinin bir imkanı  bulunmayışıdır. Bu temelde her geçen gün daha da derinleşen kaos ve çökkünlük koşullarında Türkiye sahasından proletarya ve başta Kürt halkı olmak üzere bütün ezilen kesimler yararına devrimci bir sonuç çıkartmanın imkanlarını aramak, ülkeyi devrime götürmenin tarz ve yollarını inşa etmektir.

Önümüzdeki dönemde uluslararası ve yerel burjuvazinin TC coğrafyasında iki egemenlik yolu mevcuttur; ya bütün muhalefeti tahakküm altına almayı başarmış bir AKP/MHP ittifakıyla süreç yürütülecektir ya da bu iktidarın yönetemezliği koşullarında AKP/MHP dışında kalan burjuva kesimlerin, CHP ve diğer düzen ve devlet partileri ittifakı üzerinden yeni bir siyasal denge oluşturacaklardır.

İkinci ihtimal için Türk burjuvazisi halk güçlerine sistemin reforme edilmesiyle yetinmeyi dayatacaktır. Oysa Türkiye ve Kürdistan halk ve devrim güçleri açısından bu durumun da AKP/MHP sömürgeci faşist diktatörlüğünden daha ileri olamayacağı açıktır. Virüs salgını öncesinde, Türkiye’deki olası bir iktidar değişikliğinin halkın değişim talebini hiç değilse bir süreliğine psikolojik ve demagojik şekilde karşılayabileceği düşünülebilirdi, ancak virüs salgınının iyice yükselttiği işsizlik ve küçük mülkieyetin mülksüzleşme süreci artık bu ihtimali de ortadan kaldırmış gözükmektedir. Uluslararası burjuvazinin Marshal yardımı gibi savaş sonrası yeni sömürgeleştirme politikalarını dayatan mali politikaları Türkiye’yi hızla yeni sanayileşme modelleri içinde yoğun sömürü ve demokratik hak yoksunluklarına mahkum edecektir.

Diğer taraftan yaşanılan kriz itibariyle AB’nin dağılabileceği üzerine tartışmalar, devletlerin daha şimdiden birbirlerinin maske vb sağlık donanımına gangsterce el koymaları ve emperyalist politik duayen Kissinger’in 96 yaşına taşıdığı birikimiyle eski şehir devletlerini hatırlatarak “kentlerin duvarlarının giderek yükseleceği”ne dair uyarısı itibariyle “ulus devletler çağı”nın kapandığına dair paradigmaların  yeni uluslararası konjonktür itibariyle gözden geçirilmesi gerekebilecektir.

Keza bölgeye yönelik Amerikan askeri güçlerinin Irak’ta yeni bir konuşlanma planı içinde oldukları bir süredir yaşanan gelişmeler itibariyle anlaşılabiliyordu. Bilindiği gibi Amerika, bölgedeki Şii güçlerin Irak’taki üslere yaptığı saldırılar karşısında savunma gücü geliştiremediği için son dönemde altı askeri noktadan çekildi. Bunların yerine Başur’da üç tane güçlü üslenme noktası inşa ettiği basında yer aldı. Bu durum, Amerika’nın hala başbakanlık görevini sürdüren Abdülmehdi’ye verdiği bir mektupla kesinlik kazandı.

Amerikan emperyalizminin bu yeni yerleşim planını İran’a yönelik bir müdahale açısından organize ettiğini saptamak çok zor değil. İran’la, Sülaymani cinayeti sırasında yaşanana benzer bir gerilimde savunma yapabilmesi için Amerikan güçlerinin Şii halk güçlerinin egemenlik alanlarının dışına çekilmesinin zorunlu olduğu özellikle son zamanlarda Amerikan üs ve konsolosluk çevrelerine yönelik ve yeni örgütlenmeler eliyle yönlendirilen başarılı saldırılarla açığa çıkmıştı. Amerika şimdi bölge güçlerini işbirlikçi Başur burjuvazisinin sahasına çekerek güvence altında işlevlendirecektir. Bu yeni konuşlanmanın Medya Savunma Alanları’ndaki Kürt  özgürlük güçlerine yönelik bir yansıması olabileceği de düşünülmelidir. Barzani işbirlikçiliğinin Türk MİT’i ile işbirliği içinde MSA’daki Kürt devriminin ileri kadrolarına yönelik suikastler içinde olduğunu biliyoruz. Keza Mahmur’da süren kuşatma bu işbirlikçi çizginin hiçbir insani ve ulusal değere sahip olmadığını da göstermektedir. Dolayısıyla emperyalist Amerikan güçlerine ev sahipliği yapmasının karşılığında bu işbirlikçi Kürt burjuvazisinin Kürt özgürlük hareketine ve önderlerine karşı daha fazla Amerikan yardımı talep etmesi mümkündür. Amerikan hükümetinin Kürt önderlerine ilişkin ödül koyması zaten bu yakınlığın işaretidir. Ayrıca Amerikan emperyalizmi bu tarz bir yönelmeyle hem TC’yle ve Başur burjuvazisiyle arasındaki bağları güçlendirmiş olacaktır hem de PKK’yi, MK kararlarıyla karşı çıktığı İran müdahalesi için zorlayıcı olmayı düşünecektir.

Amerikan emperyalizminin ve Türk sömürgeciliğinin küresel, bölgesel ve TC coğrafyası itibariyle Kürt özgürlük hareketine yönelik geliştirebileceği kuşatmaları bozmanın önemli bir hamlesinin Bakur’da ve Türkiye’de özgürlükçü ve devrimci bir zorlama yaratmak olduğu zaten birleşik devrimin daha kuruluş süreçlerinden itibaren bilinmektedir. Bugün bütün bu öngörülenler  bir kez daha güçlü bir şekilde karşımıza çıkmış bulunuyor. Bundan dolayı, bugün bir kez daha altını çizerek söylüyoruz ki, birleşik devrimin güncel görevi bu bilgi ve ve vizyonun pratiğe geçirilmesidir.

Türkiye’deki mali ve iktisadi krizin ve salgın kaosunun kendini en çok dayattığı alanlar kapitalist ilişkilerin yoğunlaşması itibariyle başta İstanbul olmak üzere metropol kentleridir. Bunun için başta kent proletaryası olmak üzere, aydın gençliği ve kadınları , kent küçük burjuvazisini sistemin mali ve salgın bunalımını devrime çevirmek için örgütlemek ve harekete geçirmek esas alınmak zorundadır.

AKP/MHP gerici faşist diktatörlüğü, içinde bulunduğu mali darboğaz nedeniyle günlük üretimin hiçbir şekilde azalmasını istememekte, bunun için hiç bir tedbir alınmamış üretim alanlarında işçi ve emekçileri zorla çalışmaya koşturmaktadır. Zaten salgının ölüm ve hastalık tehdidi karşısında açlık, aile vb gibi kendi küçük topluluğunu da ilgilendiren bir itkiyle her emekçiyi çalışmaya koşullamaktadır. Bu durumda kentli çalışan yığınları devrimci bir muhalefet için harekete geçirmek ona yönelik ideolojik ve siyasal yol göstermeyle mümkün olacaktır. Ancak işin bu noktasında , muhalefet anlayışını bugüne kadar AKP iktidarını ayakta tutarak hayata geçirmiş olan CHP gibi düzen partileri ve oportünist Türk solu devreye girmekte ve toplumun ileri muhalif kesimlerini evlerinde film seyretmeye davet etmektedirler. Oysa zaten işe gitmek zorunluğu olan kara proletarya sokaklardadır ve hemen her gün küçük büyük direniş ve hoşnutsuzluk sergilemektedir. Onlara salgının,sağlık koşullarının ve güvencesinin yetersizliğinin mevcut iktidarda somutlaşan burjuva düzeni olduğunun ısrarla ve en yaygın bir şekilde anlatılması gerekiyor. Keza, işçi sınıfının daralan ekonomik koşullar gereği işsizlikle tehdit edilmesinin, küçük esnafın dükkanını kapatması ya da dükkanını karnını doyuracak kadar çalıştıramamasının gene bu iktidarın temsil ettiği burjuva düzeni nedeniyle olduğunun kentli çalışan sınıflara ısrarla ve en yaygın bir şekilde anlatılması gerekiyor. Bunun için, başta birleşik devrimin kadro ve örgüt yapısının çok organize, çok enerjik ve çok kararlı bir şekilde ajitasyon ve propaganda faaliyeti yürütmesi gerekiyor. Halk yığınlarının uzak ve yabancısı kaldığı sosyal medya alanları üzerinden yapılan çalışmalarla yetinmemek gerekiyor. Latin Amerika devrimcileri, 70’lerde oligarşinin neo liberal saldırı koşullarında,  sıradan bir fabrika meselesini konuşmak için akşam vakti yapılan bir ev ziyaretinin bile bir askeri eylem olduğunu ifade ediyorlardı. Bu itibarla mücadele tarihlerini düşmanın yoğun ateşi altında savaşarak oluşturmuş birleşik devrimin kadro ve örgütleri açısından salgın koşullarında örgütlenme ve çalışma yapmak aşılamayacak bir sorun değildir. Ne liberallerin ve oportünistlerin evde kal çağrısı ne de virüsün günlük hayattaki saldırısı bizim halk yığınlarını örgütleme ve aydınlatma faaliyetimizi engelleyici olmamalıdır. Düşman ateşinden ve imha tehdidinden sakınılarak yapılan faaliyet gibi salgına kapılmadan ve salgını taşımadan kitleyle temas yolları mutlaka bulunmalıdır ve Latin Amerika’dan Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Asya’ya kadar şahit olduğumuz mücadeleler içinde bu yolların bulunabildiğini görmekteyiz. Salgın koşulları bizim hiç bir toplantımızın iptaline, hiç bir etkinliğimizin ertelenmesine, hiç bir eylem pratiğimizin aksamasına yol açmamalıdır. Bunları salgın koşullarında yeniden yapılandırarak pratikleştirmenin yollarını biz de mutlaka bulmalıyız.

Kadın hareketi, son yıllarda gösterdiği kitlesel eylem ve örgütlenme gücüyle birleşik devrimin bu arayışına en gerçek cevapları verebilecek, bulabilecek bir toplumsal dinamiği oluşturmaktadır. “Evde kal” dayatması kadın özgürlükçülüğünü patriyarkal tarihin zorunlu temsilcisi kıldığı ev ve aile çerçevesine tıkmaya çalışmaktadır. Kadın özgürlükçülüğü bu pusudan kurtulmayı bütün topluma yol gösterecek şekilde başaracaktır.

Ve elbette Roketsan eyleminin bize çağrıladığı gibi bu ajitasyon ve propagandayı mutlaka devrimci bir eylemle taçlandırabilmeliyiz.  Gezi direnişinin tecrübeli eylem gücünü işçi mahallelerine yöneltebildiğimizde sistem krizi karşısında taleplerimizi DİSK genel başkanının yaptığı gibi yaptırımsız, bürokratik tarzlarla değil, devrimci ve dayatıcı kitle gücüyle ifade etme imkanına hızla sahip olacağımız açıktır. AKP/MHP faşizmi hırsızlığını ve haramiliğini güvenceleyecek bir adaletsizliği diktatörlüğünün temeli yapmış durumdadır. Bunu hazırladığı infaz yasası bütün çıplaklığıyla bize ve yığınlara gösteriyor. AKP/MHP iktidarının, uyuşturucu tüccarından tecavüzcüye, çeteye kadar insanlık düşmanlarına gösterdiği hüsnü kabul, bu yasa girişiminde aydına, sanatçıya, demokrata, kısaca kendisine muhalif olan herkese karşı bir imha ve intikam nefretine dönüşmüştür.

Burada, 90’lar sonrası kuşakların devrimciliğini Nazım’ın şiirleri kadar etkileyen ve Türkiye devriminin bir değeri olmayı haketmiş Grup Yorum’un zindan direnişini selamlıyor, bu direnişte düşmanın her türlü iğrenç ve ahlaksız yönelimini yüksek devrimci kişiliğiyle yerlere vuran yoldaş Helin Bölek’in ölümsüzlüğü karşısında saygıyla eğiliyoruz. Yoldaşın mücadelesi ve kararlılığı birleşik devrimimizin günde ve gelecekte güç kaynağı olmuştur.

Gerici faşist iktidarın Helin Bölek yoldaşı katleden adaletsizliği kendini sadece bu yasa tasarısında göstermemiştir. Boğaz’daki villasında kalanla, işe gitmediği takdirde fakirhanesinde kendisini bekleyen açlığa katlanmak zorunda kalan arasındaki  ahlaksız eşitsizliği dayatan sistemin kendisinde ve onun uygulayıcılarında da aynı adaletsizlik vardır. Bu nedenle hırsızlığa, haramiliğe, diktatörlüğe karşı halkın ekmek ve adalet arayışı her gün katlanarak yeniden üretilmektedir. Gezi gibi ama onu aşkın bir başkaldırının koşulları çok hızlı örülmektedir. İhtiyaç duyulan bu patlamanın kıvılcımıdır. Türkiyeli ve Kürt yığınların sömürgeci faşist devletin baskı ve teröründen ya da devrimin öncüsü olarak bizlerin siyasal ve örgütsel başarısızlıklarımızdan dolayı kolaylıkla etkili, eylemcil bir muhalefete, devrimsel bir başkaldırıya yönelemeyeceğini düşünmek doğru değildir. Hergün devrimci demokratik basından okuyor, izliyoruz; yığınlar kendi açmazlarına bir çözüm, çözümü gösterecek bir güç arıyorlar. Düzenin içinden hiç bir güç bu koşulları sağlayamaz. Bu sadece bizim birleşik devrimimizin örgüt tecrübesi ve siyasal birikimiyle mümkün olabilecektir.

Gelinen aşamada emperyalist kapitalizm toplumsal üretimi var eden üretici güçlerin gelişimini durdurmuş durumdadır. Bildiğimiz gibi sistemin mali ve salgın krizi öncesinde çevre kirliliği üzerinden somutlanan kitlesel bir direniş hattı aktifti. Burjuva önderlik ve programatik aşılamadığı için bu devrimci talep liberal ve reformist çerçevede salgının eylemsizliğine ayak uydurdu. Ancak salgınla birlikte kapitalizmin gündelik performansı aksamaya başlayınca doğu beklenmedik bir hızla kendini onarmaya başladı. Karacalar ve keçiler insanların çekildiği kent sokaklarına yayılıp güneşlendiler. Okuduk ki yüzyıllardır dengesi bozulan okyanuslar hemen bir kaç onyıl içinde, 2050’de kendisini toparlayabilecekmiş. Sürekli olageldiği gibi doğanın bu göstergeleri niçin bir kez daha toplum hayatımızda da karşılık bulmasın, doğa-toplum diyalektiği bir kez daha pozitif işaretiyle işlemesin, şiddetli bir basınçla yüksek bir birikime uğradığı kaçınılmazca bilinen devrim niçin en beklenmedik zamanda, yığınların öğretici olduğu bir düzeyde yaşamımıza yön vermesin? Tarihin tufan anlatıları çökkün medeniyetleri yerle bir eden insan akınları değil midir, aynı zamanda?

Üretici güçlerin engellenmesiyle doğan devrim, doğa ve toplum gidişlerinin uyumlanmasının da tarifi olmaktadır. Kadrolarımız ve örgütlenmelerimiz bu volkanı bilinç ve eylem yönlendirmesiyle pratikleştirmeye çalışırken, tarihte pek çok rastlanıldığı üzere bu volkanik akışın kendiliğinden açığa çıktığı koşulları devrime evriltecek bir iradi inisiyatife, uyanıklığa hazır olmayı da akıldan uzak tutmamalıyız.

Birleşik devrim, güçlü ve yoğun bir şekilde ortaya çıkan devrim imkanlarını maddeleştirme yeteneğini ve pratiğini önümüzdeki 1 Mayıs’ta mutlaka göstermelidir. Meydanlar değilse bile bütün sokaklarıyla kentler, Newroz’un yüreklerimizde sakladığımız coşkusunu proletaryanın kızıl heyecanına katarak tutulmalıdır.