“Korona krizi“ değil, kapitalizmin krizi

“Korona krizi“ değil, kapitalizmin krizi

Koronavirüs salgını dünya çapında insanlığı tehdit eden bir tehlike boyutlarına ulaştı.

Bu virüs türünün kaynağı konusunda çeşitli tez ve olasılıklar var. Bunlardan biri de, emperyalist güçler arasındaki rekabet savaşından kaynaklı bir kimyasal bir savaş olasılığı. Böyle de olabilir, emperyalist kapitalist sistemin eko sistemde yarattığı tahribatların neden olduğu mutasyonlar da… Salgının ortaya çıkışından bu yana burjuva devletlerin sergiledikleri kayıtsızlık düşünülecek olursa bu çürümüş sistem ve sınıftan her şey beklenir.

Salgının ilk patlak verdiği Çin’de olduğu gibi Amerika’da ve başka ülkelerde de uyarıda bulunan bilim insanları, doktorlar ve sağlık çalışanları devlet zoruyla susturulmaya çalışıldı.

Arkasından tehlike konusunda hiçbir toplum önceden uyarılmadı. Tam tersine, tespit edilen vakalar bilinçli olarak gizlendi.

Amerika dahil bütün emperyalist-kapitalist ülkelerde sağlık sisteminin özelleştirilmiş olması salgının yayılışını kolaylaştıran yıkıcı sonuçlar doğurdu.

Toplum sağlığını bile kâr aracı haline getiren kapitalist politikalardan ötürü etkili teşhis kitlerinin üretiminde geç kalındı.

Bilimin geldiği düzeye karşın etkili bir aşı hâlâ üretilebilmiş değil.

Temel ihtiyaç maddeleri karaborsaya düştü. Gözü kârdan başka bir şey görmeyen kapitalist sistemin insanlık düşmanı iğrenç yüzü bu konuda da karaborsa, stokçuluk, bireycilik olarak karşımıza çıktı. 

Parası olanlar salgının görünmediği coğrafyalara kaçmaktan, en gelişkin tıbbi teşhis ve tedavi yöntemlerine ulaşmaya kadar kendilerini koruma altına alıyorlar. Kendisinin ve ailesinin karnını doyurabilmek için gücü tükenene kadar çalışmak zorunda olan beden, kol ve beyin emekçileri ise birçok yönden sıkışmış durumdalar.

İşçi ve emekçilerin çoğu parasızlıktan test bile yaptıramıyor. Maske ve temizlik malzemeleri dahi karaborsaya düştüğü için asgari korunma önlemlerini dahi alamıyorlar.

Hepsinden önemlisi, insanlık onuruna aykırı sağlıksız koşullarda insanı güçten düşüren yoğun bir tempoda çalışmak zorunda bırakıldıkları için hastalığa açık haldeler.

Koronavirüs ve „mali kriz“

Koronavirüs salgını ciddi bir halk sağlığı sorunudur ve bu virüsün yayılmasından kaynaklanan yıkım ve acılar çok büyük olacaktır.

“Kamu borçlarını ödemek için tasarruf” bahanesi altında emperyalistler, Dünya Bankası, IMF gibi kan emici kurumlar dolayımıyla sağlık sistemlerini kötürümleştiren neoliberal politikaları onyıllardır her yerde dayatıp uygulattılar.

Neoliberal saldırılar sadece bağımlı kapitalist ülkelerle sınırlı kalmadı kuşkusuz. Emperyalist metropollerde de uygulamaya sokuldu. Her şey piyasalaştırıldı, sağlık gibi her “hizmet” metalaştırıldı.

Sağlıkta işten çıkarmalar, güvencesiz iş sözleşmeleri, hastane yataklarının azaltılması, yerel sağlık merkezlerinin kapatılması, sağlık bakım maliyetlerinin ve ilaç fiyatlarının artırılması, özelleştirilmeler, “ilaç ve tedavilerin” ilaç tekellerinin çıkarları ekseninde araştırılması ve geliştirilmesi… Bütün bu neoliberal uygulamaların ne denli vahim sonuçlar doğurabileceği Korona ile birlikte somut olarak görüldü, yaşandı.

Burjuva hükümetler, ekonomistler şimdi kalkmışlar, bizzat kapitalizmin krizini “korona krizi” olarak yutturmaya çalışıyorlar! Oysa gerçek, gösterilmek istenenin tam tersidir!

Bu, konuyu salt kapitalist-ekonomik durgunluk ve kriz bağlamında aldığımızda da böyledir.

Borsaların çöküşü ve mali kriz

Burjuva medya ve hükümetler, emperyalist-kapitalizmin yapısal krizinin görüngülerinden birisi olarak -korona salgınıyla birlikte yaşanan- borsa çöküşünü koronavirüs salgınından kaynaklandığını iddia ediyorlar. Oysa, yeni bir mali krizin tüm unsurlarının birkaç yıldır mevcut olduğunu burjuva ekonomistler de dahil herkes biliyor, görüyordu. Koronavirüs bu noktada sebep değil, kapitalizme içkin çelişki ve kriz öğeleriyle birleşen tetikleyici bir etken oldu sadece.

“Küresel finansal balon” son bir kaç yıldır halihazırda şiştikçe şişmişti.

2008 krizinden sonra, ilk büyük borsa şoku Aralık 2018’de Wall Street’te meydana geldi ve bir avuç büyük banka ve Donald Trump yönetiminin ortak baskısıyla ABD Merkez Bankası faiz ve borçlanma oranlarını düşürmeye başladı.

Devlet destekli piyasaya müdahaleler borsa değerlerini yeniden yükselen eğriye çekti ve tekelci şirketler bu yükselişi daha da artırmak için borsada kendi hisselerini geri almaya devam ettiler. Faiz oranlarındaki düşüşten yararlanarak, büyük tekeller borçlarını artırdılar ve mali oligarklar (örneğin büyük yatırım fonları) borsaya başvurarak sanayi şirketleri de dahil olmak üzere envai çeşit şirkete yönelik satın almalarını artırdılar.

Eylül 2019’da bir kez daha Wall Street’te yani finans piyasalarında likidite krizi yaşandı. Bu ciddi bir krizdi, yeni bir büyük çöküşün eşiğine gelinmişti. ABD Merkez Bankası, pazarların tümden çökmesini önlemek için piyasaya yüz milyarlarca dolar enjekte ederek müdahale etti. Böylece “finansal balon”un patlaması engellenmiş, aslında ötelenerek daha da şişmesinin önü açılmıştı.

Bu tür finansal önlemler, yapısal krizlerin kökeni olan ve “reel ekonomi” denilen üretim alanlarında dibe vuran tekelci kâr oranlarının düşüşünü engelleyemediği için şişirilen balonun patlamasını beraberinde getirecek şekilde kapitalizmin kendi gerçekliğiyle yüzleşmesi er geç yaşanacaktı.

Hayali sermaye ya da “finansallaşma”, üretim ile olan gerçek/nihai bağlantısını umursamadan büyüyen bir sermaye biçimidir. Doğrudan maddi üretimle olan gerçek bağları sürekli olarak dolayımlandığı, türevin türevi piyasalar dolayımıyla -kriz anlarında hissedilen- bu gerçek bağın görünmezleştiği bir sanallığı ifade eder.

Ve gerçek ticaret ve maddi üretim alanında işlerin kötü gittiği, metaların, ürünlerin satışında zorluklar yaşandığının hissedildiği anlarda, “reel ekonomi”den bağımsızmış gibi bir sarmal hareket izleyen finans alanındaki haddinden fazla büyümüş balon aniden patlayıverir.

Bu nedenle, koronavirüs salgınının, Şubat 2020’nin son haftasında patlak veren ve hala devam eden borsa krizinin gerçek nedeni olmadığını, sadece onun tetikleyen kıvılcım olduğunu söylemek doğrudur.

Üretim sektöründeki durgunluk koronavirüsten önce geldi

2019 yılında, özellikle otomobil endüstrisinde, Çin, Hindistan, Almanya, Büyük Britanya ve diğer ülkelerdeki otomobil satışlarında büyük bir düşüşle üretim krizinin başladığı görüldü. Bu, otomobil üretiminde bir azalmaya yol açtı. Bu sektörde ilk 3 büyük içerisinde olan Almanya’da imalat sektöründe, takım tezgahları ve diğer endüstriyel ekipmanlar üretiminde de ciddi düşüşler yaşandı. Makina, ekipman, otomobil ve hammadde ihraç eden ülkeler için ciddi sonuçları olan Çin sanayi üretiminin büyüme hızında çok keskin bir azalma oldu. Çin yüksek büyüme hızıyla dünya kapitalizmine dinamizm kazandıran rolünü oynamakta zorlanıyordu artık. 2019’un ikinci yarısında Almanya’da imalat sektöründe durgunluk başladı.

Korona etkisi, resesyona giren dünya kapitalist üretiminin ve hemen ona bitişik şişen “finansal balon”un artık daha fazla idare edilemez boyutta büyümesinin üzerine geldi.

Kriz ve „Finans Kapital“

Neoliberal kapitalizmin çöktüğünü teyit eden koronavirüsle beraber, neoliberalizm kadar doğrudan kapitalizmin kendisinin de sorgulandığı bu dönemeçte eğer sosyalist alternatifin güçlenmesi yönünde öncü müdahaleler gerçekleştirilemezse “krizden kim nasıl çıkar” sorusunun yanıtı hiçte iç açıcı olmayacak.

Dünya mali sermayesi açısından muhtemel duruma kısaca bakalım.

Büyük borsalara yaklaşık 100 büyük uluslar arası tekelci grup hakimdir. Bunların toplam hisselerdeki payı belki de binde 1’in altındadır ama borsa krizini ve yayılmasını tetiklemede rol oynamaktadırlar.

Bunlar arasında yaklaşık otuz büyük banka, BlackRock, Vanguard, State Street ve Pimco gibi bir düzine büyük “yatırım fonu” var. Ayrıca Google, Apple, Amazon, Facebook gibi büyük holdingler, yarım düzine büyük petrol şirketi, birkaç büyük emeklilik fonu ve sigorta şirketleri.

Bu bir avuç uluslararası tröst ve kartelin, tekelci grupların merkezleri birbiriyle bağlantılıdır. Bir yatırım fonu büyük bankalara ortaktır, bir dev banka sanayi şirketlerinde hissedardır veya tersi.

İşte dünya mali sermayesinin bu en büyük parçaları, 2020 yılı ile birlikte aşırı şişmiş “balonun artık sürdürülemez olduğunu” öngörerek (ki burjuva ekonomistler de bu yönde uyarılar yapıyorlardı) değerli kağıt/hisse senedi alma-satma döngüsünü mümkün olan en üst noktada bitirmenin fırsatını önlerinde buldular. Son 2-3 yıl boyunca -başta ABD ve AB Merkez Bankaları olmak üzere burjuva devletlerin sunduğu finansal desteği arkalarına alarak- piyasalardan düşük fiyattan topladıkları hisse senetlerini satmaya başladılar. Ve başlangıçta çok iyi bir fiyatlarla satış yaptılar. Daha sonra, sürü davranışını takiben, tüm büyük hissedarlar ve finansal piyasalardaki tüm oyuncular satışa başladılar ve fiyatların düşmesinden önce yüksek karlar elde ettiler.

Büyük bir hissedar için önemli olan, fiyat henüz çok fazla düşmediğinde satmaktır, bu nedenle mümkün olduğunca çok ve hızlı bir şekilde satmak önem kazanır. Böylece önemli düşüşlerin olduğu günlerin ertesinde iyileşme belirtileri görülür. Çünkü düşüşün başlangıcından hemen önce satılan hisseleri yüzde 5 veya yüzde 10, hatta yüzde 20 daha düşük bir fiyattan geri almanın cazibesi ortaya çıkar.

Bu hareket, son 2-3 yılda yaşanan borsa çöküşlerinin ardışıklığını ve ardından göreli iyileşme günlerini açıklar. Aralarda görülen kısmi yükselişler, genel eğilimin toptan bir çöküşe doğru olduğu gerçeğini değiştiremez. Borsa balonunun gözlerimizin önünde patlıyor olması bu gerçeğin ifadesi.

Düşen borsaların koronayla birlikte yaşadığı çöküş o kadar büyük ki, büyük satış sürecini başlatan büyük mali gruplar dahi varlıklarının küçüldüğünü görüyorlar. Financial Times, en büyük üç yatırım fonu olan BlackRock, Vanguard ve State Street için varlıklarının piyasa değerinin Şubat’tan Mart sonuna kadar süre zarfında 2,8 trilyon düştüğünü yazdı. 2,8 trilyon dolar! Bu, Fransa’nın yıllık GSYİH’sından yüzde 10 daha fazla bir meblağ!

Evet, en büyükler, yani dünya mali sermayesinin organik bileşenlerini oluşturan küresel kapitalist gruplar finansal varlıklarının bir kısmının uçup buhar olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorlar. “Reel ekonomi” alanındaki kapitalistler açısından ise durum çok daha fena haller alacak.

Koronalı aylar uzarsa -ki öyle görünüyor- daha şimdiden tümüyle durma noktasına gelmiş üretim alanlarına yenileri eklenecek. Gıda, enerji gibi vazgeçilmez ihtiyaç malzemelerini üreten alanlar dışındakiler tümden çökme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. İnsanlık için o kadar da kötü olmayan bu durum, büyüklü küçüklü çok sayıda kapitalist için kabus anlamına gelecek.

Burjuva devletlerin ve hükümetlerin açıkladığı “önlem paketleri” bu noktada daha ziyade en büyüklerin ayakta tutulması, diğerlerinin yıkıma sürüklenmesi şeklinde kapitalistlerin dünyasında da büyük alt üst oluşları beraberinde getirecek. Bu da, kapitalistlerin sayısında keskin bir azalmayla birleşik sermayelerin merkezileşmesini hızlandıracak.

Daralan kapitalist üretim, kapanan fabrikalar.. Ya piyasalarda, pazarlarda talep olmadığı için ya da toplumsal tepki patlamalarından korkulduğu için kapatılan fabrika ve işletmelerin bir süre sonra tekrar üretime başlamaları söz konusu olsa bile bu muhtemelen -canlı emek-gücünü işe koşmak giderek zorlaşacaktır çünkü- otomasyonun/robotlu üretimin daha fazla üretim alanlarına sokulması yoluyla olabilecektir.

Bu yolla sermaye birikim döngüsünü tekrar başlatacak, hiç değilse onu sürdürülebilir bir seviyede tutacak bir hareketin istim almasını sağlayacak şekilde artı-değer sömürü alanları tekrar açılsa bile bu toplam toplumsal artı-değer hacminin küçülmesi pahasına olacak.

Sonuç; dev bankaların, holdinglerin, yatırım şirketlerinin tahvillerini büyük miktarlarda satın almaya söz vermiş burjuva devletlerin büyük kapitalist gruplar içerisinde büyük hissedarlar haline gelmeleriyle beraber devletler, üst düzey yöneticiler, en tepedeki mali oligarklar, dev bankalar elbirliğiyle dünya kapitalizmini daha ileri bir yoğunlaşma/merkezileşme düzeyinde yeniden inşa etmeye yönelecekler. Ama bu muhtemel gidişten burjuva demokratların ya da kimi aymaz solcuların sandığı gibi “sosyal devlet” ortaya çıkmayacak. Devletlerin müdahaleleri halkların, emekçilerin lehine sonuçlar yaratmaktan ziyade mali sermayelerin devletlerle daha üst düzeyden kaynaşmasını beraberinde getirecek.

Seyirci kalmak ya da müdahale etmek..

Koronovirüs salgını bütün dünyada sadece işbaşındaki hükümetlerin değil 1980 sonrası uygulanan neoliberal politikalar şahsında sistem olarak kapitalizmin sorgulanmasını da içeren, daha doğrusu bu yönde ilerletilip derinleşmeye müsait bir düşünsel sarsıntı yarattı. Bir ara ‘tarihin sonu’nu ilan edecek kadar kendinden geçen neoliberalizmin bilinçlere kazıdığı bazı ‘doğrular’, yaşam tarzı ve tüketim alışkanlıkları, insanların birbirleriyle ve doğayla kurdukları ilişki sorgulanır hale geldi.

Belirttiğimiz gibi bu sarsıntıyı kesinlikle abartmamak lazım. Bu henüz kimi parçalarla sınırlı sezgisel, bu anlamda henüz embriyon halinde kendiliğinden bir ‘bilinç’ düzeyinde. Ayrıca bu haliyle bile genelleşip toplumsallaştığını söyleyemeyiz. Dolayısıyla onu belli bir bütünlük ve derinliğe sahip sistem karşıtı devrimci bir bilinç yönünde ilerletip derinleştirme sorumluluğu ve fırsatı duruyor önümüzde.

Kapitalizmin yegane alternatifi olarak sosyalizmi savunan komünistler ve devrimciler olarak bizler hiç ummadığımız bir etken olarak küçücük bir virüsün henüz potansiyel bir imkan olarak önümüze getirdiği bu tarihsel fırsatı devrimci bir stratejik perspektiften hareketle isabetli taktik politikalar, örgütlenme ve eylem biçimleri önererek değerlendirme becerisi ve başarısını gösterebilirsek tarihin akışını da farklılaştırabiliriz. Zaten biz bu devrimci cüret ve yaratıcılığı gösteremez, bu nesnel tarihsel fırsatı değerlendirmeyi başaramazsak sınıf düşmanlarımız kendi lehlerine bunu fazlasıyla yapacak, temsil ettiğimizi iddia ettiğimiz işçi sınıfına, emekçi kitlelere ve emekçi halklara ve bizlere eskisinden çok daha beter bir cehennem hazırlayacaklardır.

Bu anlamda hiçbir şey bu salgın öncesindeki gibi kalmayacak. Ancak bu noktada özellikle de karşıt güç ve sınıfların tepki ve eylemlerini, bazıları birbirini kesen etkenlerin zıt yönlerdeki hareketinin ortaya çıkarabileceği farklı kombinasyonların içerdiği olasılıkların çokluğunu kısacası toplumsal süreçlerin gelişim seyrinin diyalektik karakterini hiç hesaba katmadan burjuvazi ya da proletarya, kapitalizm ya da sosyalizm adına tek yanlı, doğrusal ve indirgemeci çıkarımlardan uzak durmak gerekir. Özellikle de bilinçli bir süreç olarak örgütlenmesi şart olan devrim ve sosyalizm alternatifinin güç kazanması adına kendiliğindenci hayal ve beklentilerden kesinlikle uzak durmak gerekir. Niyetlerden bağımsız olarak uyuşturucu bir rol oynar bu tür beklentiler. Lenin’in şu uyarısı kulağımıza küpe olmalı: “Dıştan/Alttan bir baskı gelmediği sürece burjuvazinin içinden çıkamayacağı hiçbir kriz yoktur.