Hapishaneler ve infaz yasası

Hapishaneler ve infaz yasası

70 maddeden oluşan yeni infaz düzenlemesi yasalaşarak yürürlüğe girdi.

90 bin kişiye tahliye yolunu açan düzenlemede siyasi tutuklular, “terör” kategorisine sokularak kapsam dışı bırakıldı. Bununla kalınmadı, “örgüt kuranlar ve yönetenler” başlığı altında istenen cezalar katlandı. Anlayacağınız, muhaliflere karşı gözü dönmüş bir düşmanlık ve yok etme güdüsü korona günlerinde bile hız kesmedi. İnfaz indirimi ve bazı hükümlülerin serbest bırakılması konusu korona salgınından önce gündeme gelmiş ancak iktidar bileşenleri kendi aralarında anlaşamadıkları için ertelenip duruyordu.

Devletten bahsediyorsak, hele muhaliflerine kan kusturmayı ilke edinmiş faşist bir devletse bu, sonucun böyle olmasında şaşılacak bir şey yok! Ama genel olarak burjuva muhalefet, bu arada bazı ilerici siyasi kurum ve çevreler de konuyu ele alırken önce iktidar sahiplerinin vicdanına seslenme yolunu seçti. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerden dem vurdu, “hukuk devleti” ve “yasalar önünde herkesin eşit olduğu” şeklinde günümüzde hükmünü tümden yitirmiş burjuva aldatmacaların kanatları altına sığındı. Kapsam dışı bırakılan “suç”ların gerçekte suç olmayıp işçiden, emekçiden, ezilen halklardan yana düşünce ve faaliyetler olduğunu döne döne vurgulayarak öne çıkarmak yerine “Adaletin ve eşitliğin sağlanması” gibi muğlak bir söylem tutturarak sonuç almayı denedi. AKP-MHP-Ergenekon faşist koalisyonu yanında egemen burjuvazi gözünde de bunların artık hiçbir hükmü ve etkisi kalmadığını yaşayarak gördük hepimiz.

Kapitalizmin ve faşizmin vicdanı yoktur, olamaz! Örgütlü sınıfsal ve kitlesel bir karşı duruş olmadığı ya da çok zayıf kaldığı koşullarda, önüne gelen her fırsatı baskı ve yasaklara dönüştürerek diktatörlüğünü pekiştirmek için kullanır.

Türkiye artık burjuva anlamda bir “hukuk devleti” bile değil! “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” kılıfı altında siyasi gücün ve iktidarın tek bir kişinin elinde toplandığı führerci bir faşist rejim hükmünü yürütüyor. Bu rejim kendisini artık hiçbir evrensel kural, yasa, ahlaki ve vicdani değere bağlı görmüyor. Apar topar hazırlanıp çıkarılmış KHK’lar, Cumhurbaşkanlığı kararları, yönetmelikler ve emirlerle yürütüyor işlerini. Burjuva demokrasilerinin meşruiyet kaynağı olan “kanun önünde eşitlik”, “hukuksal güvence”, “Anayasal rejim”, “kuvvetler ayrılığı” gibi temel ilkeler terk edileli çok oldu.

Bu yüzden hâlâ bu iktidardan, bu hükümetten hak ve özgürlük talep etmek, bu yönlü bir beklenti içine girmek akıl alır değil. İlericiler, demokratlar çoktan ortadan kalkmış bu aldatmacalar varmış gibi oynayıp kitlelerin uyutulmasına ortak olmayı bir yana bırakmalıdırlar. En son İnfaz Yasası örneğinde bir kez daha yaşayıp gördüğümüz gibi bu rejim gerçeğini gözler önüne sermek, teşhir etmek, bu gerçeği görmek istemeyen gözlere dahi sokmaktır günün görev ve sorumluluğu.

İnfaz yasasına dair düzenlemeler kotarılırken sözde muhalefet önce “af” tartışmalarıyla ortaya çıktı. Bu işe yaramayınca tutuklulara adli kontrol, hükümlülere ceza indirimi, denetimli serbestlik gibi konularda “adli-siyasi mahpus ayrımı yapılmasın” demeye başladılar. Bununla da kalmadılar bizzat kendileri de siyasi tutsaklar arasında ayrımcılık yaparak “cebir şiddet unsuru içermeyen” dava dosyalarından yargılanan “şiddete bulaşmamış” tutsakların serbest bırakılmasını talep edebildiler. Korona günlerinde, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği bile “siyasi mahpuslara özgürlük” talebini öne çıkarırken, bu coğrafyanın “muhalifleri” hiç olmazsa gazetecilerin, “düşünce suçluları”nın serbest bırakılması için ricacı oldular.

Siyasi iktidarın siyasi tutsaklar söz konusu olduğunda korona günleri falan dinlemeyeceğini görmek için kahin olmak gerekmiyordu. Burjuvazi ve hükümetin toplumu tehdit eden deprem, salgın, vb. günlerde insanlığın ortak vicdanının gerektirdiği adımları atacağını varsaymak da korkunç bir aymazlık örneğiydi. İşçi ve emekçilere herhangi bir ihtiyaçlarını karşılamadan “evde kalın” diyenler ya da salgın kapıdan içeri girmişken “çarklar dönmeli” gerekçesiyle işçileri ölüme süren bir rejimin hapishanelerde korona kırımını dert edeceğini düşünmek yaşadığımız yıllardan ve yaşamakta olduklarımızdan hiçbir şey anlamamak, hiçbir şey öğrenmemiş olmaktır. Korona salgını sırasında sokaktaki insanı ateşe atanlar, “rejim düşmanı” olarak gördüğü hapishanelerdeki muhaliflerini mi umursayacak?!! Tam aksine, böylesi bir tutsak kırımının yaşanması onların çok işine gelir.

Nitekim, bir şiddet aracı olarak örgütlenmiş devlet, “yeni infaz düzenlemesi”yle mafyacıları, uyuşturucu tacirlerini, tefecileri, dolandırıcıları, kadın katillerini, çocuk istismarcılarını sokaklara saldı. Daha bir hafta geçmeden basın bu suç makinalarının yeni icraatlarına tanık olmaya başladı. Boşanmak isteyen karısını doğrayanlar, evladını hortumla döverek öldürenler, alacaklısını kurşunlayanlar sahneye yeniden çıktılar.

Bu halk düşmanlarının topluma korku salmak için linç güruhları ya da ‘bireysel tetikçi’ görünümünde muhaliflere dönük saldırganlıklarına tanık olmak için de çok beklemeyeceğiz. Zaten yargı paketleri yalnızca infaz yasasıyla sınırlı değil. Korona günlerinde “yasadışı” grevleri, sağlığı için “işten kaçınma hakkı”nı kullananları, “evde kal”manın gereğini devletten talep edenleri, işçi ve emekçi kitlelerin kazanılmış haklarının gaspına karşı çıkanları doldurmak için de hapishaneleri boşaltması, yenilere yer açılması gerekiyordu.

Devletin attığı ve atmaya niyetlendiği adımlar rejimin karakteriyle örtüşmektedir. Ölümcül bir salgında dahi bu böyledir. Çıkarılan infaz düzenlemesiyle siyasi tutsaklar için daha ağır cezalar getirilmekte, şartlar daha da zorlaştırılmaktadır. Düzenlemede, “kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi, 2 yıldan 6 yıla kadar hapis ve beşyüz günden beşbin güne kadar para cezası ile cezalandırılır” denilerek tefeciliğe öngörülen ceza miktarı artırılırken; “Suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde verilecek ceza bir kat artırılır” şeklinde bir fıkra eklenerek ilerici-devrimci bir partiyi, kurumu, derneği mali olarak da sahiplenip desteklemenin cezası katmerli hale getirilmiştir.

Türkiye’de 355 hapishanede, 282 bin 703 mahkum bulunmaktaydı. Son çıkarılan infaz yasası düzenlemesiyle 90 bin kişi serbest bırakıldı. Öte yandan, İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 2019 raporuna göre cezaevlerinde 458’i ağır olmak üzere 1334 hasta tutuklu var.

Yıllardır baskı, şiddet ve yıldırma politikalarının aralıksız uygulandığı hapishanelerde, ağır tecrit koşullarına, hastalıklara, en temel insani haklarından yoksun bırakılmaya karşı ideolojik düşünceleri ve siyasi kimliklerinden taviz vermeyen siyasi tutsaklar, teslim alınamayacaklarını hayatlarına pahasına defalarca gösterdiler. Bu kez de farklı olmayacak! 12 Eylül koşullarını aratmayan, onu kat kat aşan faşist cendere devrimcilere  diz çöktürmeyi başaramayacak!