Dayanışma

Dayanışma

Çok bilinen bir söz var: ”Dayanışma, ezilenlerin inceliğidir”. Güncel gelişmeler, bu hoş ve şiirsel ifadenin, dayanışmanın anlamını ve zorunluluğunu ifade etmede yetersiz kaldığını düşündürüyor. Daha derinlemesine ele almakta yarar var.

Olumlu olarak peşinen kabul edilen bazı kavramlar var. Mesela, ”kendi ayakları üzerinde durabilmek”, ya da ”kimsenin yardımına muhtaç olmamak”. Gerçekten olumlu mudur bunlar? Gerçekten övünmeli mi kişi, kimsenin yardımına muhtaç olmamaktan ya da kendi ayakları üzerinde durabilmekten? Ya da tersinden düşünelim: ”yardıma muhtaç” olmak, olumsuz bir kavramdır, değil mi? Yardıma muhtaç olmak, zayıflık göstergesidir, öyle bilinir, öyle yerleşmiştir bilinçlerimize. Yardıma muhtaç olmak, utanılacak bir şeydir, ”gurur meselesi” yaparız, kompleks yaparız yardıma muhtaç olma konusunu. Neden böyledir, bunlar üzerinde düşünelim…

Salgın illeti, belki ilk defa böyle yaygın ve güçlü biçimde, bize bir canlı türü olduğumuzu düşündürüyor. Ne ulusal sınırlar ne de dev okyanusların ayırdığı kıtasal sınırlar karşı durabildi salgının yayılmasına. Irkı, dili, dini, milliyeti farketmeksizin bütün insanlık virüs tehlikesiyle karşı karşıya. Yani bir canlı türü olarak, insan tehdit altında. Ve kendimizi tüm diğer canlılardan üstün ve ayrıcalıklı sanarken, doğanın efendisi olduğumuzu, tüm geri kalanın bizim hizmetimizde olduğunu sanarken, bir anda, gerçek durumun hiç de böyle olmadığını görüyoruz. Canlı türü olarak insanın ne kadar zayıf olduğunu görüyoruz.

Gücümüz nereden gelir, güçsüzlüğümüz nereden, tam da onu sorgulamamız gerekir.

Biyolojik bakımdan pek bir üstün, avantajlı tarafımızın olmadığı çok açık. Ne korkunç dişlerimiz, ne pençelerimiz var. Ne diğerlerinden hızlı koşabilir, ne en yükseğe zıplayabilir, ne de uçabiliriz. Doğar doğmaz koşmaya başlayan bir antilop yavrusuyla bizim bebeleri kıyaslayabilir miyiz? Ayağa kalkmamız bir yıl, en temel işleri görmemiz yıllar sürüyor.

Buna rağmen nasıl bugünlere gelebildik? Nasıl oldu da mamutları avladık, yırtıcı hayvanlardan korunabildik, açlıkla ve doğal felaketlerle, hastalıklarla baş ettik ve ayakta kaldık? Tek kelimeyle, dayanışma sayesinde, elbirliği, işbirliği sayesinde. İnsan eğer dayanışmayı öğrenmeseydi, beraber yaşamayı, beraber iş yapmayı gerçekleştiremeseydi, hiç şüphesiz, evriminin en başında yok olup giderdi. Topluluk olarak yaşamayı öğrendiğimiz için, komünal yaşamı gerçekleştirebildiğimiz için hayatta kaldık. Komünal yaşam, elbirliğine, işbirliğine dayanır.

İnsan, kendi başına, birey olarak ayakta duramadığı için komünal yaşamı örgütledi ve ileri gitti. Karnını doyurabilecek, diğer temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek üretimi örgütlemeyi, yabani hayvanları evcilleştirmeyi, doğal felaketlerle, hastalıklarla mücadele etmeyi öğrendi. Komünal yaşam ve kolektif üretim insanı doğa karşısında avantajlı duruma getirdi. Kendi zorunlu ihtiyacını da aşan artı ürün üretebilecek düzeye ulaştı. Ve tam da bu noktada (daha önce mümkün değildi), toplum sınıflara bölündü. Azınlık çoğunluğu köleleştirdi. Köle sahipleri zorla herşeye, tüm üretim araçlarına ve artı ürüne el koydular. Komünal toplumu dağıttılar ve komünal topluma ait tüm değerlere saldırdılar. Dayanışmanın yerine bencilliği vaaz ettiler. Kendi ayakları üzerinde durmanın meziyet, yardıma muhtaç olmanın utanılacak bir şey olduğunu onlardan öğrendik.

Bir musibet bin nasihatten iyidir derler ya, virüs illeti kafamıza dank ettirdi ki, hepimiz yardıma muhtacız ve hiçbirimiz kendi başımıza ayakta duramayız. Her birimiz bugün kapandığımz evlerimizde, karantina altında bu cansıkıcı gerçekle yüzleşmek durumundayız. “Havan kime ey insanoğlu!”

Bizi perişan eden, birbirimize karşı üstünlük kurmamızdır.

Dayanışma, elbirliği, işbirliği bizi ayakta tuttu, ileri götürdü. Ama sonrasında sınıflara bölünme, birbirimize karşı üstünlük kurma sevdası, bencillik bizi perişan ediyor. Bunca ilerleme ve bolluğun orta yerinde açlık, yoksulluk, savaşlar, doğal felaketler ve salgınlar karşısında ortaya çıkan perişan durumumuz, tüm zayıflıklarımız dayanışma yerine bireyciliğin egemen olmasındandır. Bize özgürlük, karakter sahibi olmak, güçlülük olarak yutturulan benciliğimiz aslında en büyük zaafımızdır.

”Bencillik insanın doğasında var” diyenlere inanmayın. ”İnsan doğası” denilen şey, milyonlarca yıllık geçmiş birikimin sonucu olan insanın gen havuzu ise, burada, %97’si tüm diğer canlılarla ortak olan milyon tane özellik bulursunuz. Burada bencillik gibi saçma ahlaki kodlar aramayın. Örneğin hayatta kalma dürtüsü, tüm canlıların ortak özelliğidir. Ama bunu başkalarının sırtına basarak yükselme ya da başkalarını sömürme biçiminde anlama eğilimini bize sınıflı toplumlar vermiştir. Oysa gerçekte insan, ancak diğer insanlarla birlikte, dayanışma halinde hayatta kalabileceğini kendi yaşam pratiğinden öğrenmiştir. Eğer dayanışmayı reddeden bir ”insan doğası” olsaydı, en baştan yok olup giderdik. ”Dayanışma yaşatır” sözü,tüm tarihimizden süzülüp geliyor.  Böyle olduğu içindir ki, binyılların sınıflı toplum egemenlikleri altında bile, bencilliği tanrı katına çıkarıp kutsayan kapitalist barbarlık altında bile yaşamasını bildi bu soylu insani duygu. Ezilen, sömürülen büyük insanlık, hayatta ve ayakta kalabilmek için dayanışmayı yaşatmak zorundaydı. Soylu insani duygu ve değerler, sınıflı toplumların karanlığı boyunca, ezilen sınıfların mücadelelerinde yaşayarak bugünlere gelebildiler. Ve bizler, bu duygu ve değerleri yaşatabildiğimiz ölçüde insan kalabildik. Gurur duyulacak bir şey varsa, yardıma muhtaç olmamak değil, yardımlaşmayı becerebilmektir. Her tarafından çürüyüp dökülen bu lanet sistemde ”gemisini kurtaran kaptan” olmakla mı övüneceğiz? İnsan olarak övünç kaynağımız, kendi ayakları üstünde durabilmek değil, dayanışmayı örgütleyebilmektir.

Bencillik bireysel bir sorun olmadığı için, tek tek kişilerin bencilliklerine çözüm aramak sonuç getirmez. Bencillik, burjuva toplum tarafından her gün, her an binbir biçimde yeniden üretiliyor. Ve burjuva toplum, kafalarımızda yarattığı sahte değerlerle beraber enkaz olup üzerimize çöküyor, büyük insanlığın cehennemi oluyor. Sistem tıkanıp çürüdükçe bencillik gibi sonuçlar daha fazla ortalığa saçılıyor. Çürüme tüm topluma yayılıyor. Ancak yeni, insan odaklı, sosyalist bir toplum kurarsak bu gidişatı tersine çevirebiliriz. Geleceğin komünal insanını ancak sosyalist toplum içerisinde yaratabiliriz. Soylu  insani duygu ve değerleri ancak bu koşullarda, sömürücü egemenlerin hükmetmediği koşullarda yeniden dizginsizce geliştirebiliriz.

Devrimci dayanışma

Gerçek dost zor zamanda belli olurmuş. Şu günlerde tüm dünyada kimin ne olduğunu görüyoruz. Bir taraftan aralarında ”kutsal birlik” yeminleri etmiş olan AB ve ABD emperyalistlerinin nasıl korsan gibi birbirlerinin maskelerine falan çöktüğünü de, dünyanın öteki ucundan çıkıp İtalya’ya yardıma koşan Küba’lı sağlıkçıları da izliyoruz. Herkes görüyor kimin ne olduğunu. Hiçbir merkezi ya da resmi örgütlenmeye gerek olmaksızın her şehirde, her mahallede yoksul halkın kurduğu dayanışma ağlarını, yaptıkları işleri görüyoruz. Tek kelimeyle, ekmeklerini bölüşüyorlar.

Genel olarak zenginler, dayanışmadan, yardımlaşmadan uzak dururlar. Çünkü bu, kendileri bakımından karlı bir ilişki biçimi değildir. Parası çok olanla az olanın yardımlaşması, malum, çok olanın ”zararına” olur. Buna rağmen, hali vakti yerinde olup da insani duygularını tümden yitirmemiş pek çok insan dayanışmaya eğilimlidir. Ancak onların dayanışma anlayışı, kendi durumlarına zarar vermeyecek ölçülerle sınırlıdır. Dinlerde karşımıza çıkan zekat verme şeklinde bir dayanışma anlayışını aşmaz.

Devrimci dayanışma anlayışı, hümanist yardımlaşmadan (zekat, sadaka, açları doyurma) farklıdır. Her an açlığı yeniden üreten kapitalist egemenlik altında, açlığı, yoksulluğu ortadan kaldırmak mümkün değildir. Bu açık. Açlığı, yoksulluğu ortadan kaldırmanın kesin ve tek yolu, kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkilerini ortadan kaldırmaktır, yani devrimci mücadeledir. O halde, dayanışmamız, sadece açları doyurmayı, yoksullara yardımı değil, devrimci mücadeleyi geliştirmeyi hedeflemeli. Örneklendirelim. İşçilerin işten çıkarıldığı iki ayrı fabrika olsun. Birindeki işçiler herhangi bir direniş gerçekleştirmeden her biri kendi yoluna gitmiş, ama öteki fabrikanın işçileri haksızlığa karşı birleşip mücadele ediyor olsun. Burada, hangi taraftaki işçiler daha yoksul, daha yardıma muhtaç diye bakarak değil, hangi tarafla dayanışma mücadeleye daha fazla katkı yapar diye sorarak davranmalıyız. Mücadele edene, yokluğu göze alıp dik durana destek olursak, mücadele etmeyi özendirmiş oluruz. Mücadele edenin asla yalnız kalmayacağını herkese göstermiş oluruz. Dik duracak, mücadele edecek gücü, cesareti bulamayanları da en iyi bu şekilde gayrete getirmiş oluruz.

Hümanist yardımlaşma anlayışı, kim en mazlum durumdaysa ona (kendi durumunu bozmayacak ölçüler içinde) yardım ederek vicdanını rahatlatma şeklindeyken, devrimci dayanışma, mücadeleyi yükseltmek üzere ekmeğini bölüşmeye dayanır.

Yani dayanışma, sadece ”ezilenlerin inceliği” değil, en yakıcı zorunluluğudur bugün. Dayanışmayı, hem de devrimci dayanışmayı en iyi şekilde örgütlemeyi beceremezsek perişan olacağımız bir noktaya geldik.

Tek  bir insanda bile virüs varsa, hepimiz tehdit altındayız. Nasıl başa çıkacağız bu illetle? Burjuva devletler, üç aşağı beş yukarı nasıl başa çıkılamayacağının örneğini pratikleştiriyor. Tesadüf müdür, en gelişmiş kapitalist ülkeler en perişan durumu yaşıyorlar? Kapitalist gelişmişliğin gerçekte zaaf olduğu ortaya çıktı. İnsanlık tehdit altındayken,  efendiler insanlığı değil sermayeyi kurtarmaya çalışıyorlar. Büyük insanlığı lanetli kaderine terkedip bir avuç asalağın çıkarlarını korumaya çalışıyorlar.

Bize çizdikleri kadere boyun eğemeyiz. Açlıktan ya da ateşli hastalıktan ölmek dışında seçeneğimiz var. Dayanışmayı örgütleyecek ve kendi kaderimizi kendi ellerimize alacağız. Sınıflı topluma artık daha fazla katlanamayacağımız bir yol ayrımına geldik. Sömürücü sınıflardan kurtulduğumuzda, hastalıklarla, açlıkla, yoksullukla mücadelenin aslında hiç de zor olmadığını göreceğiz.