1 Mayıs ve Taksim Muharebesi

1 Mayıs ve Taksim Muharebesi

Emeğin; işçi ve emekçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’a sayılı günler kala, olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Kapitalizmin tüm dünyanın bütün kıtalarında ve ülkelerinde insanlığı ölümle karşı karşıya getirdiği anlar yaşıyoruz. Korku ve panik havası alabildiğine genişletilip, yaygınlaştırılarak, sokağa çıkma yasaklarıyla eve kapatılan milyarlarca işçi ve emekçinin “ne oldu, nasıl bu duruma geldik”, “kim suçlu?” sorularını sormasının önüne geçilmeye çalışılıyor.

Bir yandan, emperyalist veya mali-ekonomik sömürge ülkelerdeki tüm egemenler, burjuva siyasetçilerin ve medyanın ağzından “bu gemide hep beraberiz” yalanını pompalayarak, kendi yaratımları korana virüs salgınını savuşturmaya çalışırken, bir yandan da durumu fırsata çevirmeye çalışarak dünya halklarının kanı-canı pahasına yüzyıllardır yürüte geldiği mücadeleler sonucu elde etmiş olduğu demokratik hakları teker teker tırpanlamaya devam ediyor.

Sokağa çıkma yasaklarını, arttırılan polis yetkileri, ordu ve jandarmanın sokaklara salınması takip ediyor. Paris, Berlin, New York vb. gibi emperyalist metropollerde zaten yoksulluğa itilmiş ezilenler, bir de para cezalarıyla tamamen teslim alınmaya çalışılırken, Yeni Delhi, Johannesburg, İslamabat, İstanbul vb. kentlerdeyse gözaltı ve asker-polis şiddetinin tamamen olağanlaştırıldığına tanık oluyoruz.

Kapitalist-emperyalist dünyanın artı-değer, kar hırsının insanlığı getirdiği son tablo bu. “Evde kal” uyarıları TV ekranlarında sürekli tekrarlanırken, işçi ve emekçiler ücretli izin yerine, ya salgın altında çalışmaya zorlanmakta ya da ücretsiz izne, bu da yetmediğinde kitlesel işten çıkartmalarla yüz yüze kalıyorlar. İhtiyaç için değil, tüketim için yapılan üretim anlayışının, sağlık ve eğitim de dahil olmak üzere, tüm sektörlerin neoliberal saldırılarla özelleştirilmesinin, insanı geliştirecek, yaşamını kolaylaştıracak alanlara değil de, ilaç sanayii de dahil olmak üzere, daha fazla kar alanlarına yapılan yatırımların ortaya çıkarttığı tablo bu. Genetiğiyle oynanmış besin maddeleri, iklim değişimi, doğal gibi görünüp, gerçekte ise doğal olmayan felaketlerin, hepsinin ama hepsinin kapitalist dünyanın ürünü olduğu artık herkesin malumu olmak durumunda.

İnsanlık; işçi sınıfı ve ezilenler daha fazla bu duruma sessiz kalamaz, kalmamalı. Çünkü onların sessizliği kapitalizmin bu azgın saldırıları altında yok oluş anlamına gelecektir.

Neyse ki tarihsel mücadele birikimini de arkalayan dünya halkları, şimdiden toplumsal dayanışmanın, her şeye rağmen yan yana gelmenin, acıları paylaşmanın ve yeni bir dünyanın özlemini pratik hayat içerisinde nakşediyorlar. ırkçılığın, faşizmin, milliyetçiliğin pençesinden kendilerini yavaş yavaş sıyırıp atarken, halkların birliği, kardeşliği temelinde yeni mücadelelere girişmenin ön hazırlıkları içerisinde. Gerisi siyasal öncülerde; bu hazırlığı görüp, ileri taşıma plan, cüret ve girişkenliği sergilemekte.

Bu temelde, isçi sınıfı ve emekçilerin tarihsel mücadele günlerinin başında gelen 1 Mayıs tam da yukarda bahsettiğimiz direniş ruhu bakımından önemli derslerle dolu. Bu nedenle hem 1 Mayıs’ın ilk oluşum döneminin mücadelelerinden, hem de daha sonrasında egemenlerle emeğin güçlerinin, dünya halklarının karşı karşıya geldiği ve inadına isyan yüklü, Taksim için direnişte olduğu gibi, tüm örneklerden öğrenerek, ileri atılmak insanlığın geleceğini, daha özgür ve eşit bir yaşamı, sosyalizmi kendisine dert edinen tüm güçlerin görevidir. Dünya halkları, işçi sınıfı ve ezilenleri, içerisinde geçmekte olduğumuz dönemin özgünlükleriyle, yaratıcılıklarını kullanarak 2020 1 Mayıs’ında da ataerkil kapitalist sömürüye, şiddete, savaşa, talan ve soyguna karşı dünya çapında tek ses olup haykıracaklardır.

1 Mayıs Tarihçesi

Gelişen sanayiyle birlikte 1880’li yıllar, ağırlıklı olarak kol emeğinin kullanıldığı ve çalışma şartlarının çok kötü olduğu yıllardı. Küçük çocuklar bile 14-15 saate kadar varan iş günleriyle karın tokluğuna çalıştırılıyordu. Kapitalist sermayedarlar hızla büyürken, işçi ve emekçiler ise burjuva devletin her türlü zor aygıtına maruz kalmakla beraber, işyeri güvenliği, sağlık koşulları, örgütlenme ve grev gibi en temel haklardan yoksundular.

Yarım milyon işçiyi temsilen 1881 yılında ABD’de kurulan Örgütlü̈ Meslek ve Emek Birlikleri Federasyonu, kötü çalışma koşullarına karşı 1817 yılında ilk kez  ütopik sosyalist Robert Owen tarafından gündeme getirilen  “8 saatlik işgünü̈” kavramını,  1856 yılında tek günlük grev direnişiyle birleştiren Avustralyalı işçi kardeşlerinin izinden yürüyerek, “8 saatlik iş günü̈” mücadelesini ülke geneline yaymak için mücadeleyi yükseltti. O yıl, şikago kentinde 40 bin tekstil işçisinin gerçekleştirdiği eylem kanla bastırıldı. Bir fabrikada aynı taleple greve çıkan 1400 işçi işten atıldı, bazı fabrikalarda isçilerin üzerine ateş açıldı ve 4 işçi yaşamını yitirdi.

Saldırılar, isçi sınıfına geri adım attırmak yerine, öfkeyi biledi ve devam eden yıllar daha fazla sayıda işçinin sokağı zorlamasını getirdi. ABD ve Kanada’da sendikalar ve diğer örgütlerin yükselttiği mücadele sonucu 1 Mayıs 1886’da yaklaşık 350 bin işçi greve çıktı. Tarih işçi sınıfının böylesine örgütlü̈ ve kararlı tepkisine ilk kez tanık oluyordu. Üretimden gelen güçlerini kullanan işçiler, tüm ülkede yaşamı durdurdu.

İşçilerin bu görkemli direnişi karşısında sendeleyen sermayedarlar, çareyi sokak çetelerinde aradı. Çetelerle anlaşarak şikago’da 40 bin kişilik grevi kırmak istedi. Sokak çeteleri bir taraftan işçilere saldırıyor, bir taraftan da grev kırıcılığı yapıyordu. Grevci işçilerle sokak çeteleri arasında çıkan kavga sırasında, polisin işçilerin üzerine ateş̧ açması sonucu 4 işçi daha yaşamını yitirdi.

Devlet ve sermayedarlar işçi eylemini kolay kolay içlerine sindiremedi ve 1 Mayıs sonrası kitlesel işten atmalar ve baskılar yoğunlaştı. Olaylara neden oldukları gerekçesiyle 8 işçi önderi hakkında idam istemiyle dava açıldı ve idam kararıyla sonuçlandı. Dört yiğit, başeğmez işçi önderi Albert PERSONS, Adolph FISCHER, George ENGEL ve August SPIES, 1 Mayıs 1886 yılında 8 saatlik iş günü̈ mücadelesinde önderlik yaptıkları için idam edildi.

Mahkeme, pişmanlık bir yana bu yiğit işçi önderlerinin tarihe gecen sözlerine tanıklık etti. Örneğin Albert PERSONS isimli işçi, özür dileme şartıyla affedileceğinin söylenmesi üzerine, burjuva mahkeme heyetine şöyle haykırıyordu: “Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Eğer asılırsam cani olduğumdan değil, emekçi olduğumdan asılacağım.”

August Spies ise sade ve duru bilinciyle işçi sınıfı ve emekçilere duyduğu güvenle “Bu mahkemenin ve devletin temsil etmesi gereken halkın önünde, Eyalet Başsavcısını ve şikago Polis Müdürünü uydurma bir dava tezgahlamakla suçluyorum… Öyle bir zaman gelecek ki; bizim suskunluğumuz, sizin bugün ipe çektiğiniz seslerden daha güçlü olacaktır!” diyordu.

Yüzbinlerce insan işçi önderlerinin cenaze törenine akın etti. Onların direnişi uluslararası işçi örgütlerini harekete geçirdi ve II. Enternasyonal 1889’da Paris’te düzenlediği kongrede, Amerikan işçilerinin mücadelesini desteklemek amacıyla dünya çapında gösteriler düzenledi. 1890’dan başlamak üzere 1 Mayıs’ı da, “Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü̈” olarak kabul etti.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da 1 Mayıs

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da ilk 1 Mayıs 1905 yılında İzmir’de kutlandı. O’nu 1910 yılında İstanbul izledi. Takip eden yıllarda işçiler tüm baskılara rağmen, her yıl artan sayılarla 1 Mayıs’ı kutlamaya devam etti. 1917 büyük Sosyalist Ekim Devrimi, tüm dünyada olduğu gibi coğrafyamızda da kısa zamanda etkisini gösterdi. 1923 yılında çok sayıda yerli ve yabancı şirketlerde çalışan işçiler greve gitti. O dönem işçilerin öne sürdüğü talepler arasında “yabancı şirketlere el konulması, 1 Mayıs’ın resmen işçi bayramı olarak tanınması, sekiz saatlik işgünü̈, hafta tatili, serbest sendika ve grev hakkı” vardı. Dönemin iktidarı taleplerin karşılanması bir yana, işçilere azgınca saldırarak, birçoğunu tutukladı.

İşçilerin gösterdiği direniş karşısında iktidar 1 Mayıs’ı kabul ederek, tatil günü ilan etti. Ancak bu ilanın bir yıllık bir ömrü oldu ve 1924 yılında gerçekleştirilmek istenen gösterilere saldırılar düzenlendi, birçok işçi tutuklandı. 1925 yılında çıkartılan Takrir-i Sükûn Kanunu sonrasında kutlamalara izin verilmedi ve 1935 yılına kadar hemen hemen her yıl ancak gizli kutlanabildi.

1 Mayıs’ın bundan sonraki tarihi yasaklarla yazıldı. 1935 yılında “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun” adıyla çıkarılan düzenleme ile “Bahar ve Çiçek Bayramı” olarak genel tatil günlerine dahil edildi. 27 Mayıs 1960’ dan sonra da yasaklar yaşandı. Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu’nun kabul tarihi olan 24 Temmuz, işçi sınıfına 1 Mayıs’ın yerine bayram olarak dayatıldı. Ancak bu girişimlerin hepsi, kararlı mücadeleler sonucu geri püskürtüldü.

Faşist diktatörlüğe karşı sadece işçi sınıfı ve emekçilerin değil, bir bütün olarak özgürlükten, adaletten ve eşitlikten yana olan tüm kesimleri kapsayarak gelişen 1 Mayıs, artık ezenlerle, ezilenler arasında çetin mücadelelere sahne olan bir muharebe günüdür. Devrimci hareketin gelişimine paralel olarak kitleselleşen 1 Mayıslar, sadece işçi haklarının elde edilmesi değil, aynı zamanda devrim ve sosyalizm özleminin haykırıldığı alanlara dönüşmüştür.

1977’de 37 işçi ve emekçinin devletin çok özel örgütlenmiş katliamıyla başlayan katliamlar zinciri, uzun sureli 12 Eylül’cü yasaklar zincirinin parçalanmaya başlandığı 80’lerin ikinci yarısına ve ardından günümüze kadar devam ederek geldi. 1989’da Taksim’de gerçekleştirilen gösterilere saldırıldı ve Mehmet Akif Dalcı katledildi. 90’da Taksim’e yürümek isteyenlere yine izin verilmedi ve çıkan çatışmada ITÜ Öğrencisi Gülay Beceren felç̧ oldu. 1980 sonrasının en kitlesel gösterisi olan 96’da faşist devletin kolluk güçleri, kontrgerillasıyla birlikte saldırarak Hasan Albayrak, Dursun Odabaş ve Yalçın Levent’i katletti.

1 Mayıs gösterilerinin bir hak olarak savunulmasının yanı sıra İstanbul’daki gösterilerin Taksim meydanında gerçekleştirilmesi talebi faşist devletle işçi sınıfı ve emekçiler, sendikalar ve siyasi partiler arasındaki temel mücadele konularından birisi olageldi. “Peki neden?” sorusunun cevabı tarihe kanlı 1 Mayıs olarak gecen 1977 1 Mayıs’ında yatmaktadır.

Kanlı 1 Mayıs

Devrimci mücadelenin gelişim seyri gösterdiği 70’lerin ikinci yarısı, aynı zamanda görkemli 1 Mayıslara sahne oldu. 1976’da Taksim Meydanı’nda DISK öncülüğünde gerçekleştirilen eyleme 400 bin emekçi katıldı. Sonraki yıl katılımın daha kitlesel olacağından korkan faşist devlet, 77 1 Mayıs’ını kana bulamak için çok önceden planlarını yapmıştı bile. Bugünden bakıldığında 80’ 12 Eylül faşist askeri darbesinin yolunun aynı zamanda bu katliamla döşenmeye başlandığı da pekala söylenebilir.

O gün, öncesinin tüm yasaklama girişimlerine rağmen, Taksim meydanına 500 bin emekçi akın etti. DİSK’in öncülüğünde gerçekleştirilen gösteride, Taksim Meydanı’ nı doldu. Işçiler, emekçiler, öğrenciler, kadınlar, çocuklar… 1 Mayıs’a sahip çıkmış̧, sermaye düzenine karşı tüm öfkesini kuşanmış, sosyalizme olan özlemini en coşkulu bir şekilde dile getiriyordu.

Dönemin DISK Genel Başkanı Kemal Türker’in konuşmasının sonlarına doğru çevredeki binalardan halkın üzerine ateş̧ açıldı. Yaşanan paniğin ardından 37 isçi ve emekçi yaşamını yitirdi ve 200’den fazla yaralı vardı.

Neden Taksim

1 Mayıs, 12 Eylül gibi gericilik dönemlerini dışta tutarsak, esas itibariyle 70’lerin ortalarından günümüze kapsamlı sorunlar, sınıfsal çelişkilerin keskinliği gibi nedenlerle faşist rejimle, işçi sınıfı ve ezilenler, onların politik öncüleri arasında politik irade savaşı ve tarafların güç denemesi biçiminde geçmektedir. 77 kanlı 1 Mayıs’ı sonrası ise kutlamaların Taksim Meydanı’nda yapılması istemi politik olduğu kadar ideolojik bir duruş olarak karşımızda durmaktadır. Politik özgürlükler mücadelesinin cisimleşen hallerinden birisidir. Çeşitli konjonktürel dönemler hariç, işçi sınıfı ve ezilenler İstanbul 1 Mayıs’ını Taksim Meydanı’nda  gerçekleştirme isteminden asla vazgeçmedi.

Taksim, hem İstanbul’un merkezi, hem de bundan da önemlisi, sınıf mücadelesinin tarihsel bir sembolü olarak, her daim çarpışmanın merkezi halini aldı. Öyle ki 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması sorunu, kendisine işçi sınıfı öncüsü payesi biçenler ve fakat gerçekte ise liberalizm ve reformizmin sularında dolaşanların gerçek yüzünü açığa çıkartan nitelikte oldu. Bu ayrışma sadece siyasi parti ve örgütler bakımından değil, aynı zamanda sendikalar ve işçi örgütlenmeleri için de geçerli bir durum. Devlet güdümündeki sarı sendika ve sendikacılarla, işçi ve emekçilerin haklarını tutarlı savunanlarında ayrışmasına vesile oldu.

İşçi sınıfının yıllara varan mücadeleleri sonucu 2007’de Taksim talebi galebe çaldı ve AKP geri adım atarak, kutlamanın Taksim’de yapılmasını kabul etti. Yüzbinlerce işçi ve emekçi, kadın, genç Taksim Meydanı’na akarak, zafer kutlaması gerçekleştirdi.

Taksim 1 Mayıs’ı etrafında, devletçi sendika Türk-İş’i dahi kapsayan bir cepheleşmenin oluşması, sınıf hareketinin ve ezilenlerin politik mücadelesinin gelişimi bakımından anlamlı bir veri olarak tarihe kaydoldu. İşçi sınıfının bu eylemi, etrafında toplumun tüm ezilen kesimlerinden geniş bir cepheleşmeyi de oluşturdu. Halkın yüzde 70-80’lik bir çoğunluğu 1 Mayıs’ın Taksim’de yapılmasını destekler konuma geldi.

2007 1 Mayıs’ının ardından geçen bir yılda, sınıf hareketinde yaşanan canlanmadan ders çıkaran burjuva devletin, yaklaşan kriz koşullarında sınıf hareketinin iradesini Taksim’den kırmaya yöneldiği görüldü. Faşist diktatörlük ve onun hükümeti AKP, Taksim 1 Mayıs’ı üzerindeki işçi düşmanı, antikomünist yasağı, devlet terörünü aktif biçimde devreye sokarak sürdürmeye kalkıştı.

2008 1 Mayıs’ının yüzbinlerin katılımıyla Taksim’de kutlanması, işçi ve emekçilerin, ilerici, devrimci hareketin gücünü göstermesi, kuşkusuz işçi- emekçi hareketine özgüven kazandıracak, keza uyandıracağı enerjiyle harekete önemli bir itilim sağlayacaktı. Bu, dönemin Başbakan’ı Erdoğan’ın ifadesiyle “ayakların baş olmasını” önlemenin barikatını Taksim’den çekmek anlamına geliyordu. Ve Taksim bir kez daha işçi ve emekçilere kapatıldı.

Bir bütün olarak düşünüldüğünde hem işçi bayramı olarak 1 Mayıs’ın toplumsal meşruiyeti, toplumsal kabul edilebilirliği, hem de Taksim’in 1 Mayıslara, işçi ve emekçilere açılmasının gerekliliği, haklılığı ve meşruiyeti bugün dünden çok daha fazlasıyla güçlüdür. Geniş kesimlerin devletle kapışmayı göze alamama gerçeğine rağmen, talebin meşruluğu beyinlerde yer etmiştir. Evet, devlet, Taksim’in işçilere, 1 Mayıs kutlamasına açılmasına hala yasaklar koymaktadır, ancak milyonlarca işçi ve emekçinin gözünde talebin haklılığı ve meşruluğunda devletin siyasal olarak kaybetmeye mahkum olduğu da madalyonun diğer bir yüzüdür.

Taksim hala faşist rejimle işçi sınıfı ve ezilenler arasında politik, ideolojik kapışma sahası olmaya devam ediyor. Bu ne bir inatlaşma, ne de öylesine bir alan kavgasıdır. Bu kavga meydanların işçi ve emekçilere kapatılmasına karşı bir direniş olmanın yansıra, 77 katliamında ve sonraki 1 Mayıslarda ölümsüzleşenlerimizin kanlarıyla suladıkları 1 Mayıs meydanının yeniden zapt edilmesi mücadelesidir. Bu mücadelede kim galip gelirse, sınıf mücadelesine o oranda etkide bulunacaktır. Bu temelde her durumda Taksim alanının zorlanması, bu iradeden vazgeçmemek, işçi sınıfı ve ezilenlerin, onların politik öncü güçlerinin temel sorumluluklarındandır.